28 Şubat’ta İran’a karşı hava saldırısı başlatan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail, bölgemizi bir kez daha uçuruma sürüklemeye çalışıyor. ABD’nin devlet iradesini neredeyse tamamen esir alan Netanyahu, Orta Doğu’da Beyaz Saray’ın gücünü istediği gibi kullanıyor. Öylesine bir esaret var ki, bu yaşananlarla birlikte üstelik Washington’un uzun yıllardır yatırım yaptığı Orta Doğu politikası da darmadağın oluyor.
Körfez’de Yeni Kriz
İran’a yönelik saldırıların başlamasının ardından Tahran, Körfez’deki ABD üslerine yönelik karşı hamleler başlattı. Bunun bilinen amacı bu ülkelerin ABD’ye baskı yapmasını sağlamak ve İran’a dönük saldırıların durmasını temin etmekti. En azından İran’ın bunu hedeflediği söyleniyordu. Ancak bölgeyi dikkatle izleyen gözler bir takım tuhaflıkların yaşandığının da farkına varmaya başladı.
Örneğin İran’ın Suudi Arabistan’ın petrol tesisleri olan Aramco’yu hedef alması, yakın ilişki içinde olduğu Katar’ın başkenti Doha’ya yönelik saldırıları, Nahçıvan Uluslararası Hava Limanı’nın vurulması ve Türkiye’ye yönelik füze saldırıları rasyonel bakıldığında açıklanabilecek gelişmeler değil.
Bu saldırılar İran’dan yapılmış gibi görünse de gerçekte İran’a zarar veren ve onu bölgede özellikle yalnızlaştıran adımlar olarak dikkat çekiyor. Eş zamanlı olarak bütün bunlar yaşanırken Suudi Arabistan ve Katar’da yapılan operasyonlar neticesinde özellikle Mossad bağlantılı kişilere operasyon yapıldığı da haberlere yansıdı.
Peki, o zaman bu saldırıları kim yaptı ve neden yapmış olabilir?
İran İçine Sızmış Mossad Ağı
İran’a uzun yıllardır geniş bir Mossad ve CIA ağının sızdığı artık bilinen bir gerçek. Nitekim İran’ın nükleer bilim insanlarının ve akademisyenlerinin peş peşe suikastlarla öldürülmesi her zaman ciddi şüpheler doğurdu.
Her ne kadar bazı İranlı kaynaklar bu saldırıları tamamen dış operasyonlarla açıklamaya çalışsa da iki önemli suikast bu durumun sanılandan farklı olabileceğini gösterdi.
Bunlardan ilki HAMAS lideri İsmail Heniyye'nin 31 Temmuz 2024’te Tahran’da nokta atışı bir operasyonla katledilmesiydi.
İkinci olay ise 2024 yılının Eylül ayında Hasan Nasrallah ve Hizbullah’ın üst düzey isimlerine yönelik art arda gerçekleşen suikastlar oldu. Nasrallah’ın İran tarafından korunduğu bilinen bir gerçekti. Üstelik onun bulunduğu yerin İran ve Hizbullah dışında kimse tarafından bilinmediği de sıkça dile getiriliyordu.
Bu suikastların ardından İran güvenlik kurumları çok sayıda önemli ismi gözaltına aldı. İran basını büyük bir Mossad ağının çökertildiğini duyurdu. Ancak İran’ın Dinî Lideri Ali Hamaney'in ve ailesinin de bir saldırıyla katledilmesi, durumun sanılandan çok daha vahim olduğunu ortaya koydu.
İran’ın savaşın ilk şokunu atlattıktan sonra çok daha dikkatli yol almaya çalıştığı, hem içerde önemli ölçüde toparlanmanın sağlandığı hem de bölgesel ilişkilerde daha aktif hareket etmeye çalıştığını da bu noktada ifade etmek gerekir.
Bölgesel Savaş Tetikleniyor
Şahsi kanaatim, İran içinde veya dışında İsrail ve ABD bağlantılı bir ağın Tahran’ı bölgesel bir savaşa sürüklemeye çalıştığı yönünde.
Nitekim soykırım suçlusu Netanyahu’nun yıllardır arzuladığı senaryolardan biri de Orta Doğu’da İran-Irak Savaşı’na benzer şekilde Körfez ülkeleri ile İran arasında büyük bir savaşın patlak vermesidir.
Çünkü 7 Ekim’den sonra bölgede bazı dengeler İsrail’in aleyhine değişmeye başladı. Örneğin; Suudi Arabistan ile İran arasında temkinli de olsa bir yakınlaşma süreci yaşanıyordu. Azerbaycan ile İran arasında da Mesut Pezeşkiyan’ın göreve gelmesinden sağlıklı iletişim kanalları açılmıştı.
Bununla birlikte Türkiye de İran karşıtı kışkırtmalara karşı dikkatli ve yerinde açıklamalar yaparak ön almaya çalıştığını gösterdi. Ayrıca Körfez’de İsrail ile yakın ilişkileri bulunan Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan tarafından giderek daha fazla baskı altına alınıyordu. Durum böyleyken İran’ın aynı anda tüm bölgeyi hedef alan saldırılar gerçekleştirmesi hiç mantıklı görünmüyor. Bu nedenle iç veya dış bazı unsurların İsrail adına düğmeye basıyor olabileceği ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Şayet böyle bir durum değil de bu saldırılar İran’ın karar alma mekanizmalarındaki herhangi bir kanadın aldığı kararın sonucu ise herkes şunu bilsin ki bu hem İran’ın hem de bölgenin hayrına bir süreç doğurmaz. Nitekim bölgeyi iyi okuyan, İsrail işgaline karşı en etkin mücadeleyi veren ve İran'la yakın işbirliği içinde olan HAMAS hareketinin de Tahran'a "komşu ülkelere saldırmayı durdurun" çağrısı yapması çok önemli. HAMAS da bu işin İran aleyhine sonuçlanabileceğini biliyor ve sürecin riskleri hakkında gereken uyarıları yapıyor.
Bölgesel Diyaloğun Önemi
Bu nedenle olası bir bölgesel savaşı önlemek için İran’ın diyaloğu hiç olmadığı kadar artırması ve diplomasiyi genişletmesi büyük önem taşıyor. Bölge ülkelerinin de yaşanan gelişmeleri bu perspektiften değerlendirerek daha dikkatli ve hassas davranması aklıselimin gereğidir. Aksi takdirde Orta Doğu bir kez daha dış güçlerin yönlendirdiği yıkıcı ve “sürekli kaos” stratejisi çerçevesinde bir savaşın içine sürüklenebilir. Yaygın bir savaş demek İsrail’in daha güvenli bir pozisyona ulaşması demektir. Bölgesel bir savaş maddi-manevi kayıpların bölge halklarının hanesine kardeş kanları ile yazılması demektir.
28 Şubat’ta başlayan saldırıların ardından çok riskli günler geçse de şimdilik bölge ülkelerinin fotoğrafın tamamına göre hareket ettiklerini görmek, olası riskleri öngörerek davrandıklarına şahit olmak memnuniyet vericidir. Umarım İran’a yönelik saldırılar bir an önce durur ve bölgede sükûnet hâkim olur.