Köleliğe karşı tarihsel bir mücadelenin bağlamında ortaya çıkan bu söz, bugün Filistin’in durumunu tasvir etmeye her zamankinden daha yakın görünmektedir. Burada mücadele hukukla kesişmekte, anlatı ile gerçeklik çatışmaktadır.
Gazze, Batı Şeria, Kudüs ve 1948 topraklarının her bir noktasında eşi benzeri görülmemiş Siyonist saldırganlığın ortasında, direnişin meşruiyeti üzerine tartışma yeniden alevlenmektedir. Bu tartışma, yalnızca bir siyasi seçenek olarak değil, uluslararası sistemin sınırlarını açığa çıkaran hukuki ve ahlaki bir mesele olarak ele alınmaktadır.
Uluslararası hukuk kuralları ve Birleşmiş Milletler kararları, köklü bir gerçeğe işaret etmektedir: İşgal altındaki halkların, silahlı mücadele de dâhil olmak üzere, işgale karşı direnme yönünde asli bir hakkı vardır. Ancak bu hak, metinlerdeki açıklığına rağmen, küresel güç merkezlerinde hâkim olan söylemde ya yok sayılmakta ya da çarpıtılmaktadır. Bu söylem, işgalcinin bakış açısını ve onlarca yıl boyunca gerçekleri çarpıtan propagandasını yansıtmakta; bu da hukuk ile onun uygulanması arasındaki derin uçurumu ortaya koymaktadır.
Hukuki çerçeve: Kendi kaderini tayin hakkına dayanan köklü meşruiyet
Bu hak, özünde, modern uluslararası sistemin temel sütunlarından biri olan kendi kaderini tayin ilkesine dayanmaktadır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, onlarca yıl boyunca, sömürge ve yabancı egemenlik altındaki halkların mücadelesinin meşruiyetini teyit etmiş; özgürleşme çabalarının uluslararası meşruiyet çerçevesinin dışına çıkmadığını vurgulamıştır.
Bu bağlamda, 1982 tarihli 37/43 sayılı karar, tartışmayı net biçimde sonuçlandırmıştır. Karar, “halkların özgürleşme uğruna silahlı mücadele de dâhil olmak üzere mevcut tüm araçlarla yürüttüğü mücadelenin meşruiyetini” açıkça ifade etmektedir. Bu, direnişin hukuktan bir sapma değil, bizzat onun bir parçası olduğunun net bir kabulüdür.
Uluslararası sahne, metinler ve hukuki referanslar açısından bir eksiklikten ziyade, uygulama ve icra mekanizmalarındaki aksaklık ile çifte standartlardan muzdariptir. Direniş eylemlerine yoğun şekilde odaklanılırken, işgal gücünün ihlalleri sistematik biçimde görmezden gelinmekte ya da ikinci plana itilmektedir. Bu ihlaller; organize yerleşim genişlemesini, uzun süreli ablukayı ve Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yaşanan, 30 ay içinde 72 binden fazla Filistinlinin hayatını kaybetmesine yol açan soykırımı kapsamaktadır. Tüm bunlar, kapsamının genişliği ve sonuçlarının açıklığına rağmen durdurulamayan bir süreçte, uluslararası sistemin bariz bir yetersizliğini gözler önüne sermektedir. Bu tablo, uluslararası adalet sisteminde derin bir dengesizliği yeniden üretmektedir.
Bu çerçevede, resmi Batı anlatısı, uluslararası söyleme büyük ölçüde yanıltıcı tasavvurlar ve yanlışlar enjekte eden Siyonist propagandanın yoğun bir yeniden üretimi olarak açığa çıkmaktadır. Bunun etkisi, dünya halkları arasında artan bir farkındalıkla gerilemiş olsa da, medya ve siyaset alanında hâlâ vakıayı yeniden şekillendiren ve algıyı yönlendiren bütüncül bir sistem olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu anlatı, öncelikle direniş eylemini tarihsel ve siyasi bağlamından kopararak, onu işgal gerçeğiyle bağlantısız, izole bir olay gibi ele almaktadır. Oysa uluslararası hukuk, eylemlerin kendi yapısal koşulları içinde değerlendirilmesi gerektiğini açıkça vurgular.
Aynı anlatı, “meşru müdafaa” kavramını yalnızca tek bir tarafa yani uluslararası düzeyde sorumlu tutulması gereken bir işgal gücüne tahsis etmekte; buna karşılık, işgal altındaki halkların egemenliğe karşı direnme ve özgürleşme hakkı görmezden gelinmektedir.
İşgal terördür… Direniş ise özgürleştirici bir eylemdir!
Sorun, “terörizm” kavramının siyasi amaçlarla kullanılmasıyla daha da derinleşmektedir. Bu kavram, direnişin meşruiyetini ortadan kaldırmak için bir araç olarak kullanılmakta; oysa uluslararası düzeyde üzerinde uzlaşılmış bir tanımı bulunmamaktadır. Dikkat çekici bir çelişki olarak, Filistinli eylem her durumda şiddet olarak etiketlenmektedir: Silahlıysa “terörizm”, kitleselse “ayaklanma”, barışçıl ise —örneğin boykot kampanyaları— “kışkırtma” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlamadaki esneklik, sorunun eylemden ziyade eylemi gerçekleştiren tarafla ve onun küresel güç dengeleri içindeki konumuyla ilgili olduğunu göstermektedir.
Ayrıca bu söylem, benzer tarihsel örnekleri de görmezden gelmektedir. Modern tarih, daha sonra meşru kabul edilen pek çok silahlı kurtuluş hareketiyle doludur. Bu çelişki, eylemlerin “şiddet” olarak tanımlanmasında kullanılan ölçütlerin sorgulanmasını gerekli kılmaktadır: Ne zaman “direniş”, ne zaman “terör” olarak adlandırılır?
Direnişin insani ve siyasi bağlamı
Filistin direnişi, insani ve siyasi bağlamından bağımsız olarak anlaşılamaz. Bu direniş bir boşlukta doğmaz; sürekli saldırı, kalıcı abluka, siyasi ufkun daralması ve biriken hayal kırıklıkları içinde şekillenir.
Böylesi bir ortamda direniş, gönüllü bir tercih olmaktan ziyade, dayatılan bir gerçekliğe verilen bir tepkiye; yaşamın akışı üzerinde asgari düzeyde söz sahibi olma çabasına dönüşmektedir.
En çarpıcı çelişkilerden biri de, direnişin barışçıl ya da silahlı farklı biçimlerinin çoğu zaman aynı türden tepkilerle karşılaşmasıdır.
Barışçıl gösteriler bastırılmakta, aktivistler tutuklanmakta, bölgeler kuşatma altına alınmaktadır. Bu durum, sorunun direnişin yönteminden ziyade, bizzat varlığıyla ilgili olduğu izlenimini güçlendirmektedir. Dahası bu durum, Filistinlilerin varlığını da hedef almakta; insan ve toprak düzleminde, öldürme, zorla yerinden etme ve mülksüzleştirme politikalarıyla kendini göstermektedir. Bu süreç, Batı Şeria ve Kudüs’te günlük olarak gözlemlenmektedir. Ekim 2023’ten bu yana 8691 yerleşimci saldırısı kaydedilmiştir. Bu tablo, sahadaki şiddet ile resmi yerleşim politikalarının iç içe geçtiğini göstermektedir.
Sonuç olarak, çatışma yalnızca sahadaki olgularla sınırlı değildir; bu olguların nasıl yorumlandığı ve anlamlandırıldığıyla da ilgilidir. Temel soru şudur: Bu kavramları tanımlama ve yeniden biçimlendirme yetkisi kimdedir? Bu yetki, açık ya da örtük biçimde İsrail’le ittifak halindeki büyük güçlerin elinde midir? Bu durum, mücadelenin yalnızca sahada değil, aynı zamanda söylem alanında da yürütüldüğünü; hukuki dilin ve siyasi kavramların, gerçekliği yeniden üretmek veya meşruiyetini sorgulamak için kullanıldığını göstermektedir.
Bir yanda halkların kendi kaderini tayin hakkını tanıyan hukuki metinler, diğer yanda bu hakkı sınırlamaya veya yeniden yorumlamaya çalışan siyasi söylemler arasında, Filistin meselesi uluslararası sistemin güvenilirliği için canlı bir sınav olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu çelişki karşısında temel soru varlığını sürdürmektedir: Halkların özgürleşme hakkını teorik olarak tanıyan bir uluslararası sistem, işgal altındaki bir halkın bu duruma karşı direnme hakkını nasıl görmezden gelebilir? Sorun, hukuki kuralların yokluğunda mı, yoksa bu kuralların adil ve eşit biçimde uygulanmasına yönelik siyasi iradenin eksikliğinde mi yatmaktadır?




