Söz konusu değişiklik, İsrail’in Yahudi mekânları olarak kabul ettiği dini mekânlarda neyin “tahkir (kutsala saygısızlık)” sayılacağını belirleme yetkisini resmi hahamlığa vermeyi amaçlıyor.
Bu gelişme, son aylarda işgal altındaki Kudüs’te gözlenen kademeli tırmanış bağlamında gerçekleşiyor. Zira Siyonist güvenlik önlemleri, Harem-i Şerif’teki tarihsel statükoyu yeniden şekillendirmeye yönelik hukuki girişimlerle birleşirken, İslami Vakıflar İdaresi’nin rolü kuşatılmakta ve nihayetinde azaltılması ya da devre dışı bırakılması hedeflenmektedir.
İsrail Knesset’i, 25 Şubat 2026 tarihinde “Kutsal Mekânlar Yasası”nda değişiklik öngören tasarıyı ilk okumada kabul etti. Görünürde bu adım, Ağlama Duvarı’ndaki ibadet düzenlemeleri üzerine Yahudiler arasındaki iç anlaşmazlıklarla bağlantılı gibi dursa da, özünde Mescid-i Aksa’nın tarihsel ve hukuki statüsüyle doğrudan ilgili boyutlar taşımaktadır.
Kudüs meseleleri araştırmacısı Ziyad İbhiys, Filistin Enformasyon Merkezi’nde yayımlanan makalesinde, önerilen değişikliğin, Mescid-i Aksa ve diğer “kutsal mekânları” İsrail resmi hahamlığının referans otoritesi altına sokabileceği uyarısında bulunuyor. Bu durum, 1967’de Kudüs’ün işgalinin ardından çıkarılan ve “kutsal mekânların korunmasını” ve “tahkir edilmesinin önlenmesini” öngören, ancak bu mekânların ne olduğunu ya da tahkir kavramını kimin tanımlayacağını açıkça belirtmeyen muğlak yasal metinden kaynaklanmaktadır.
Hukuki arka plan ve iç çekişme
Knesset, 1967’de Doğu Kudüs’ün işgalinden sonra “Kutsal Mekânlar Yasası”nı yürürlüğe koydu. Ancak yasa, kutsal mekânların tanımı ve ihlallerin yorumlanması konusunda genel ifadeler içeriyordu. Günümüzde ise geleneksel dini partiler, bu yasayı değiştirerek “Yahudi kutsal mekânlarında” neyin “tahkir” sayılacağını belirleme yetkisini resmi hahamlığa vermeye çalışıyor; üstelik bu mekânları açıkça tanımlamadan.
Araştırmacı Ziyad İbhiys’e göre bu değişiklik, son yirmi yılda özellikle İsrail’in “Ağlama Duvarı” olarak adlandırdığı Burak Duvarı’ndaki ibadet alanında yoğunlaşan Yahudi iç çekişmesinden kaynaklanmaktadır. Kadınların yüksek sesle dua etmesine, dini kıyafetler giymesine ve Tevrat tomarları kullanmasına izin verilmesini talep eden “Ağlama Duvarı Kadınları” gibi feminist ve reformist hareketler ile resmi hahamlık arasında ciddi bir anlaşmazlık yaşandı. Resmi hahamlık bu talepleri Ortodoks geleneklere aykırı görerek reddetti.
2016 yılında İsrail hükümeti, dönemin Yahudi Ajansı Başkanı Natan Şaranski’nin adıyla anılan “Şaranski Planı” kapsamında, güneyde alternatif bir ibadet alanı oluşturulmasını öngören bir uzlaşmaya varmıştı. Ancak bu plan, 2017’de özellikle “Şas” ve “Yahadut HaTorah” gibi geleneksel dini partilerin baskısıyla çöktü.
Burak Duvarı’ndaki ihtilaftan Aksa’nın hedef alınmasına
Değişiklik ilk bakışta feminist ve reformist akımlarla yaşanan ihtilafı çözmeye yönelik görünse de, işgal rejiminin sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir ve partisi “Otzma Yehudit”in desteği, daha geniş hedeflere işaret ediyor. İbhiys’e göre Ben Gvir, yasanın muğlak ifadesinden yararlanarak, Mescid-i Aksa’yı açıkça anmadan “kutsal mekânlar” kapsamına dahil etmeyi ve böylece hahamlığın yetkisi altına sokmayı amaçlıyor.
Bu yaklaşım, Harem-i Şerif üzerinde “tam İsrail egemenliği” projesini savunan dini-milliyetçi sağ söylemle örtüşmektedir. Aynı zamanda, uluslararası olarak tanınan statükoya göre Mescid-i Aksa’nın yönetiminden sorumlu olan Ürdün’e bağlı İslami Vakıflar İdaresi’nin rolünü zayıflatmayı hedeflemektedir.
Ekim 2023’ten bu yana tırmanış
Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik savaşın başlamasından bu yana Mescid-i Aksa’da niteliksel değişimler yaşandı. Baskınların sayısı arttı, sabah saatlerindeki baskın süreleri uzatıldı ve özellikle Ramazan ayında Müslümanların girişine ciddi kısıtlamalar getirildi. Ayrıca bazı Yahudi dini günlerinde Aksa’nın Müslümanlara tamamen kapatılması yönünde çağrılar yapıldı ve fiili bir zamansal bölünme oluşturulmaya çalışıldı.
Bunun yanı sıra, Harem çevresindeki bazı alanlar üzerinde kontrol kurma girişimleri de dikkat çekti. Bunlar arasında Babu’r-Rahme Mescidi’ne bitişik Daru’l-Hadis yapısı da yer alıyor. Bu adımlar, 1994’te El-Halil’deki İbrahim Camii’nde uygulanan mekân yönünden bölme modeline benzer bir sürece işaret etmektedir.
Değişikliğin boyutları ve riskleri
Bu değişikliğin en tehlikeli yönü, Mescid-i Aksa’yı doğrudan hedef almaması, genel bir hukuki kapıdan ilerlemesi ve bu nedenle sessizce geçirilebilme ihtimalidir.
Uzmanlara göre, hahamlık “tahkir” kavramını belirleyen tek otorite haline gelirse, Aksa’daki ilim halkaları, Ramazan iftarları veya Kur’an hafızlarını onurlandırma törenleri gibi Müslümanlara ait dini ve sosyal faaliyetler “tahkir” olarak nitelendirilebilir ve bu durum bu faaliyetlerin kısıtlanmasına ya da yasaklanmasına yol açabilir.
Ayrıca, muğlak yasa metni, yorum yoluyla Aksa’nın “Yahudi kutsal mekânları” kapsamına alınmasına imkân tanıyabilir. Bu ise, Harem-i Şerif’in yönetimine ilişkin hukuki yapıda köklü bir değişim anlamına gelir ve İslami Vakıflar İdaresi’nin rolünün kademeli olarak sona ermesine yol açabilir.
Yasama ile sahadaki gerçeklik arasındaki ilişki
Bu yasama süreci, sahada giderek pekiştirilen fiili durumdan bağımsız değildir. İsrail hükümeti, Eski Şehir çevresinde yerleşim projelerini artırmış, güvenlik güçlerinin yetkilerini genişletmiş ve Aksa avlusunda alenen Talmudî ritüellerin icrasına izin vermiştir.
Hukuki değerlendirmelere göre, yetkinin hahamlığa devredilmesi, Ortodoks dini kurumlara “kutsal mekânlar” olarak kabul edilen alanlara giriş ve buralarda faaliyetler düzenleme yetkisi verecek ve bu durum 1967’den bu yana, kırılgan da olsa Mescid-i Aksa’daki İslami idareyi koruyan statükonun yeniden tanımlanmasına yol açabilecektir.
Henüz kesinleşmemiş bir süreç
Söz konusu yasa tasarısının yürürlüğe girmesi için ikinci ve üçüncü okumalardan geçmesi gerekiyor. Ancak ilk okumadan, dini ve milliyetçi sağ partilerin desteğiyle geçmesi, daha önce Aksa’ya yönelik müdahalelerin zamanlaması ve biçimi konusunda ayrışan akımlar arasında bir çıkar kesişmesine işaret ediyor.
Sonuç olarak, önerilen değişiklik, Aksa üzerindeki mücadelenin güvenlik ve polis önlemleriyle yürütülmesinden, hukuki zeminde yeniden tanımlanmasına doğru bir geçişi yansıtmaktadır. Bu gelişme, Filistinliler, Arap dünyası ve uluslararası toplum açısından, Mescid-i Aksa’nın tarihsel ve hukuki statüsünü koruma konusunda yeni bir sınav anlamına gelmektedir. İsrail ise caydırıcılık eksikliği, güç dengesizliği ve Gazze’deki soykırımın oluşturduğu yeni gerçeklikten yararlanarak, sahada fiili durum oluşturma politikasını adım adım ilerletmektedir.




