Muslim Port Haber Merkezi | Sevde Köse

İşgalci İsrail, bölgeye gelip işgal kuruluşu planından bu yana evlere ve mahallelere suikastler düzenleyip Filistinlileri kurşunlarla ve binalarla katlederek, hatta daha da ileri gidip onları yavaş yavaş yok etmek için bir mimari bir sistem tasarlayarak Filistinlileri öldürmek için tüm imkanlarını seferber etti. Artık Filistin’de ne binalar boş duvarlar olarak, ne de İsrail'in kentsel genişleme planları masum eylemler olarak görülebilir; orada beton yapılarda ve yollarda saldırgan bir ideoloji gizleniyor.

Bir Filistinli ancak sonsuz bir gözetim ve takip bağlamında hareket edebilir; her taraftan casus kameralar onu yakalamak için yarışır, beton yapılar ve yüksek duvarlar her yerde onun yolunu keser ve etrafını özgürce görmesini engeller, daha sonra kendisini yavaşlatan bariyerlerin etrafından dolanır, dolambaçlı ve karmaşık yollara dalar ve bu yollardan bitkin ve ruhen tükenmiş bir şekilde çıkar üstelik istem dışı en ufak bir harekette bile alarm sensörleri ürkütücü bir ses çıkararak devreye girer.

Geriye kalan şehir ve kasabalar ise parçalanmış, pusu ve kontrol noktalarıyla bezenmiş ve tepelerinde çevrelerini gözetlemek için konumlanmış yerleşim yerleriyle doludur. Tüm bölge hayal kırıklığı ve endişe yaratmayı amaçlayan askeri bir kamp gibidir. İşgal altında bedeni ve iradesi çiğnenerek yaşayan Filistinli işte burada medeniyetten mahrum bir şekilde yaşamaya çalışıyor. Ancak İsrail için de işler hiç de umulduğu gibi gitmiyor; işgalciler tarafından daha fazla kontrol ve gözetim amacıyla kullanılan mimari yapılar, ‘toprak sahiplerinin’ müttefiki olmaya devam ediyor ve hatta çoğu zaman onları isyana ve direnişe davet ediyor.

İşgali Planlayan Siyonist Mimarlar

Mimar Rafi Segal ve Eyal Weizman tarafından kaleme alınan ve ilk baskısı 7 Ekim 2023 saldırısından yaklaşık yirmi yıl önce yapılan "Sivil İşgal: İsrail Mimarisinin Politikası" adlı kitap, mimarlığın ilk günden itibaren Siyonist projeye nasıl hizmet ettiğini, mimarlık ve inşaat kavramlarını siyasi ve askeri düzene hizmet etmek için nasıl kullandığını, en güzel bilimlerden biri olarak kabul edilen, tarih ve medeniyetlerle bağlantılı mimarlık biliminin belirli tarihsel anlarda masumiyet giysisini çıkarıp estetiğinin ötesine geçerek nasıl çatışmanın bir tarafı haline geldiğini, savaş liderlerine ve politika yapıcılara hizmet edip onların elinde nasıl birer silah haline geldiğini ortaya koyuyor.

Filistin, en uç mimari yöntemlerin uygulandığı bir laboratuvar gibidir: Baktığınız her yerde gözetim, tecrit, kontrol ve baskı politikalarının örneklerini bulabilirsiniz. Yerleşim yerleri, Filistin köylerini açığa çıkaracak şekilde tepelerin üzerine inşa edilir, böylece onları kuşatır, izler ve kontrol eder. İşgal yerleşkesi planlama yasalarına göre yerleşim yerlerindeki binaların çatıları, işgal askerlerinin ve hava kuvvetlerinin onları ayırt etmesine yardımcı olmak için kırmızı tuğlalardan yapılmıştır.

Bölgeler, yoldan geçenlerin içeriden hiçbir şey göremeyeceği kadar yüksek çitlerle çizilmiştir; böylece içeriden dışarının görüntüsü tamamen ortaya çıkar ki bu da bireylerin tam ve ayrıntılı olarak izlenmesini ve davranışlarının kontrol edilmesini sağlar ve tüm bunlar anında yönetime iletilir. Filistin bölgeleri küçüktür ve nüfusa göre merkezlere bölünmüştür; böylece onları sahnenin arka planından tahrik eden sömürgecilerin kontrolü altında tutar. İsrail gözetleme kuleleri ve kampları, kimse izlemediğinde bile gözetleme ve korumaya imkan vermek için hapishane düzenlerinin tasarımında düzenlenmiştir; bu şekilde bireylerin davranışlarına da etki etmeye çalışılır.

Uzmanlar, işgalin mimari yoluyla gerçekleştirdiği bu ihlalleri tespit edebilmektedir. 2001 yılında İsrailli hak B'Tselem örgütü, işgalin yerleşim mimarileri yoluyla Filistinlilerin günlük yaşamlarında gerçekleştirdiği ihlallere ilişkin bir rapor yayınladı. Bu raporda sadece yapılı çevre yoluyla ve Filistinlilerin yaşamlarının ve geçim kaynaklarının, en basit mimari tasarımlar gibi görünen yerleşimlerle ikiye bölünerek nasıl olumsuz etkilendiği belirtildi.

Rapor haritalar ve uydu görüntüleri aracılığıyla, sömürgeci mimarların işgalin amaçlarına hizmet etmek için nasıl suç ortaklığı yaptığını, işgal ordusunun Filistinlilerin hareket özgürlüğünü sınırlayan ve normal yaşamlarını engelleyen yerleşimcileri güvence altına almak için nasıl zorlu kısıtlamalar uyguladığını, ayrıca El Halil, Ramallah, Nablus ve Cenin'deki dağ kesimi boyunca yer alan büyük Filistin şehirlerinin kentsel gelişimini engelleyen yerleşimlerin varlığını göstermektedir.

Yeni İşgalci Mimarlar Geçmişi Yok Ediyor

Filistin mimari yapılarında meydana gelen bir diğer ihlal ise sürekli yıkım ve yeniden inşadır. Her toplum, üyelerine kimliklerini veren şey olduğu için geçmişle süreklilik hissetmeye ihtiyaç duyar; bu nedenle, bir yerin yıkılması tarih, hafıza ve bireysel ve kolektif kimlik üzerinde yıkıcı etkiler bırakır. İşgal saldırılarının ardından gelen yeniden yapılanma ile sömürgeci ile savaşın gizlenmesinde başka hedefler ortaya çıkar. Öyle ki savaş sonrası yeniden yapılanma, hegemonyayı dayatmanın ve "ölümü gizlemenin" bir başka biçimi haline gelmiştir. Bundan dolayı geçmişteki şiddeti unutan ve İkinci İntifada'yı tetikleyen toplumla aynı olmayan "şiddetsiz" bir toplum kuran ya da en azından kurmaya çalışan binalar inşa edilmeye başlanmıştır.

Yasemin Kaidan’ın "Mimarlıkta Ölümü Saklamak: Filistin Sosyal Alanı" adlı kitabında işaret ettiği gibi, bu durum Cenin mülteci kampında açıkça görülmektedir: İkinci İntifada’daki direnişin önemli bir parçası olan direniş mimarisi artık şehrin kentsel dokusunun bir özelliği değildir. Savaşın damgaladığı ve üzerlerinde yıkıcı etkiler bıraktığı mimari parçalar, çağrıştırdıkları sahnelerin hafızasını silme çabasıyla artık gizlenmektedir. Tarihi, sembolizmi ve sömürge tarihi ile mücadele hikayesine ilişkin farkındalık yok edilmeye çalışılmış; yaşananlar, şehidin adını ve şehadet tarihini taşıyan beton mezarlara indirgenmiştir. Sömürgecilikle mücadelenin uzun hikayesi daha fazla anlatılmadan Filistinlilerin bilincinden silinmesi amaçlanmıştır.

Mimarinin siyasi boyutları ve politikacıların hedeflerine ulaşmak için mimariyi nasıl manipüle ettikleri konusunda bir sessizlik ya da inkar söz konusuyken İsrailli mimar ve akademisyen Eyal Weizman, kendisini baskı ya da toprak hırsızlığı meselesinden uzak görüyor ve yerleşim yerleri inşa etmeyi planladığında aslında askeri kontrole hizmet etmek için çalıştığına inanmak istemiyor ve kendini ‘ailelere hizmet ettiğine ve onlar için inşa ettiğine’ inandırmaya çalışıyordu.

Bir mimar için bir şehrin planlama vizyonu, mekanın güzelliği, sakinlerine konfor sağlama kabiliyeti, tasarımlarının esnekliği ve sokak ve meydanların yarattığı topluluk hissi ile ilgili kriterlere göre yönetilir. Ancak askeri bir planlamacı bu binalara farklı bir gözle bakacaktır ve onun için en önemli şey şu olacaktır; bunlar nasıl kontrol edilebilir ve nasıl sökülebilir?

Segal ve Wiseman ayrıca, yerleşim yerlerinin tasarımına bakıldığında, binanın, sakinlerinin hiçbir hakka sahip olmadığı güvensiz bir arazi üzerine inşa edildiğine dolayısıyla bu tür "çirkin ve düşmanca" bir mimarinin hangi amaçla inşa edildiğinin hemen fark edildiğini vurgulamaktadır. Yazarlar tarafından ortaya atılan fikir, işgal altındaki topraklarda İsrail yerleşimlerinin tasarımı ve inşasına katılan her İsrailli mimarın uluslararası hukuka göre yargılanması çağrısında bulunmaktır. Nitekim uluslararası hukuka göre, sahiplerine karşı düşmanca bir projede yer almak, kanunen cezalandırılacak bir suçtur.

İsrail Uluslararası Denetim ve Gözetimi İşgal Etti!

1993 yazındaki Oslo görüşmelerinde, Filistinliler ve İsraillilerin üzerinde müzakere ettikleri karmaşık bir nokta vardı: bir yanda Filistinlilerin kontrolü altındaki bölgeler, diğer yanda ise dış dünya arasındaki sınır noktaları. Bu yolların ve geçiş prosedürlerinin kontrolü Filistinli müzakereciler için bağımsız ulusal bir özyönetimin kurulduğuna dair önemli bir göstergesiydi. İsrail tarafının ise elinden kaçamazdı böylece, yeni kurulan Filistin Yönetimi'ni fiili gizli bir yönetimle kontrol etmeye devam edebilecekti.

Bu Bir Uyanış mı Yoksa Kültürel Bir Şok mu? Aksa Tufanı ve Batı Düşüncesindeki Dönüşümler Bu Bir Uyanış mı Yoksa Kültürel Bir Şok mu? Aksa Tufanı ve Batı Düşüncesindeki Dönüşümler

Bu da bu yerleşimi bünyesinde barındıran mimari bir tasarımla sağlandı. Filistinlilerin binayı yönetme ve üzerinde bayrak dalgalandırma yetkisini koruyan ve aynı zamanda İsraillilerin geçidi kontrol etmesini ve geçişlere izin vermesini sağlayan bir tasarıma ulaşıldı. Trafik, yoldan geçenleri coğrafi varış noktalarına göre ayıran renkli şeritlere bölündü. Anlaşma gereği, İsrail güvenlik personeli ile yoldan geçen Filistinliler arasında bir ayrım vardı ancak arkalarında kimin izlediğini gizlemek için tasarlanmış tek boyutlu bir aynadan onları izliyorlar ve belgelerini inceliyorlardı. Hatta Filistin Yönetimi yetkilileri bazı güvenlik soruşturmaları yürütüyor ve gerekirse İsrailli bir güvenlik görevlisi lobiye geliyordu.

Bu şekilde işlev görülmesini sağlayan mimari tasarım, sömürgeci ilişkinin niteliğine işaret etmektedir. Geçişe kimin izin verdiği ya da engellediği hakkındaki gerçeği yoldan geçenlerin gözünden gizleyecek şekilde tasarlanmış ve Filistinli güvenlik personeli ise açıkça işgalin otoritesi tabi olmuştu.

Eyal Weizman, Refah Kapısı'nın en çılgın siyasi mimari eserlerden biri olduğunu vurgulayarak “Oslo Anlaşmalarında sınır kapısının Filistin Yönetimi ve Mısır tarafından yönetilmesi, tam denetimin İsrail güvenliğinde kalması ve Avrupalı gözlemcilerin bulunması kararlaştırıldığını, bu sayede kontrol odaları aracılığıyla yoldan geçenleri ve çantalarında neler taşıdıklarını canlı videolarla takip edebildiklerini” dile getiriyor.

Weizman, 2007 yılında yayınlanan “"İçi Boş Dünya: İsrail İşgalinin Mimarisi” adlı kitabında Filistin'deki kentleşmenin önemli bir özelliğine ilişkin “Kontrol noktaları ve yollara çekilen tel örgüler trafiği kısıtlamış ve işgal ordusuna şehirleri istila etmek ve güç kullanmak dışında Filistinlilerin yaşamlarını kontrol etmek için başka bir yol daha sağladığını, basit gibi görünen mimari detaylarla yeni bir ekonomik, coğrafi ve ekonomik gerçeklik dayattığını” ifade ederek Filistinli yolcuların hiçbir şey taşımadığından emin olmak için vücutlarına baskı uygulayan dar kapılardan (55 cm) geçmek zorunda kaldıklarını hatta buradan geçebilmek için bazen paketlerin kırılması, bagajların dağılması ve transit kişinin acı çekmesi gibi şeylere maruz kaldıklarını açıklıyor.

Kuşatma sıkı gibi görünse de aslında işler pek planlandığı gibi gitmedi. Bütün bunlarla birlikte başka binalar da inşa edildi, şehirler genişledi. İşgal, bu binalarda yenilmesi zor bir düşman buldu. Böylece mimari bir nitelik kazanan bu kamplar, onları siyasetçilerin karşı karşıya kaldığı bir kabusa dönüştürdü.

Sıcak Sokaklar

Kamplar, bazen birden fazla kişinin geçemeyeceği kadar dar sokakların yanı sıra aşırı kalabalık binalarla karakterize edilir.

Genel olarak kampın mimarisi, sınırlı arazinin ve 500'den fazla kayıp köyün hikayelerinin dayattığı dar sokaklar ve ara yollardan oluşuyor. Böylece yetmiş yılı aşkın bir süredir, geçici bir mimari olarak tasarlanan bu yapı, mekana aşinalığı geri getirme arzusuyla, sosyal ve kültürel değerleri şekillendirerek yaşamaya devam etti. Filistinliler kendi alanlarını ortak bir sosyal yaşam ve dille yeniden inşa ettiler. Kampın her bölgesine, sakinlerinin geldiği orijinal bir köyün adını verdiler. Böylece, bölge sakinlerinin anılarını, kültürlerini ve kimliklerini barındıran, çalınan haklarının sürekli bir hatırlatıcısı ve kanıtı olan bir alan ortaya çıkardılar.

Kamp, bazı yerlerde bir seferde birden fazla kişiyi barındırmayan dar sokaklardan, kalabalık binalardan ve ilkel açık kanalizasyonlardan oluşuyordu. Mahremiyeti sağlamak için evlerin genellikle kamuya açık yoldan uzakta bir yan yolu vardı. Bu dar sokaklar daha sıcak ilişkilere işaret ediyor ve binaların yakınlığı bir arada yaşama ve yardımlaşma ile sonuçlanıyordu. Burada alan dikey bir şekilde genişliyordu, çünkü bir aile üyesinin evlenmesi binada yeni bir kat anlamına geliyordu zira sınırlı alan nedeniyle yatay bir şekilde genişlemesi mümkün değildi. Sakinler arasındaki tek aile zihniyetini oluşturan ve sonuçta böyle bir toplumun davranışını ve işlevini şekillendiren şey işte buydu.

ARENA Journal of Architectural Research tarafından 2021 yılında yayımlanan bir çalışma ise, onlarca köyden gelen Filistinliyi bir araya getiren yeni mekânın dayattığı alışkanlıklara ve kamp ortamının yarattığı ilişkilere ışık tutuyor. Çalışma, krizlerle şekillenen toplumların (kamplar gibi) şiddetle karakterize olmaya devam edeceğini ileri sürerek başka bir perspektif daha ekliyor. Bunu, kampın oluştuğu koşulları, zorla yerinden edilmenin dayattığı acımasız yerinden edilmeyi göz önünde bulundurarak konuyu daha iyi tasavvur edebiliriz. Mültecilerin yeniden yerleştirilmeyi inatla reddetmeleri, anavatanlarına dönme haklarının ihlali olarak kampların temel bir özelliği olmaya devam etmiş böylece kriz varlığını her zaman sürdürmüş ve unutulmamıştı.

P I C 778903 1714841473

•      Dehişe Kampı sokakları, Beytüllahim

Kamplarda sosyal ve maddi eşitsizlikler eşit kötü koşullar içinde erimiş ve kampların mimari özgünlüğü sakinlerin ilişkilerinin doğasını gölgede bırakmıştı. Nitekim kamplar en uyumlu Filistin toplulukları olarak kabul ediliyor ve bu sosyal uyum, grevlerin ve sivil itaatsizlik eylemlerinin başarısı için verimli bir ortam olarak değerlendiriliyordu.

Nakba'yı takip eden yıllarda ve zor ekonomik koşullar karşısında, ikinci nesil daha iyi bir yaşam umuduyla eğitime devam etti. Böylece kamplardaki doktor ve mühendislerin sayısı artarak kampların altyapısının güçlendirilmesine katkıda bulundu.

İşgalin Boyutları: "Burada Her Şey Geçicidir"

Ancak öyle ya da böyle kampın mimarisi bir dereceye kadar geçici olma özelliğini her durumda taşımaktadır. Hatta çadırlardan betona dönüşürken, katlar yükselirken ve temel hizmetler sunulurken bile, değişmeyen tek şey bu “geçicilik duygusudur”.

İşgalin Savunma Kuvvetleri'ne (İDF) göre bu "geçici" ortam, yalnızca mimarisinin doğası gereği direnişi kucaklamakla kalmadı, aynı zamanda fiziksel ve sosyal yapısı gereği direnişi besliyordu. Bu nedenle Savunma Kuvvetleri altyapıyı modernleştirmeye ve yaşam standardını yükseltmeye çalıştı, böylece "alevlenmek için verimli bir ortam" olarak kalmayacak ve bölge sakinleri kaybedecek şeylere sahip olmaları halinde direnişi benimsemeye daha az motive olacaklardı.

Mültecileri barındıracak ve onlar için kalıcı konutlar oluşturacak yüksek binalar inşa etmek için başka planlar ortaya atıldığında, Filistinliler bunu davaya ihanet olarak değerlendirdi. Kampların geçici doğası, Filistinlilerin 1948'de yerlerinden edildikleri topraklara geri dönme talebinin en büyük kanıtı olmuştu. Filistinli örgütler, kamp altyapısının verimliliğini minimumda tutmak istiyor, daha doğrusu krize bir çözüm arayışına yol açmak için bu şekilde tutmayı amaçlıyordu.

İşgalin bu topluluğu sürekli olarak yok etme arzusunun nedeni işte budur. Kamp yapısı sayesinde sakinleri arasında her zaman onları buraya neyin getirdiği sorusunu gündeme getiriyor ve her koşulda hak talep etmek ve mevcut durumu değiştirmek için onlara eylem alanları yaratıyordu. Sırf bu nedenle çoğu zaman birbirini izleyen hükümetler bu mültecilere daha iyi bir yaşam "dayatmaya" çalışmışlardır.

Shutt4620E 1715589091

•      Gazze Şeridi'nde Hamas, mülteci kamplarını (özellikle Cebaliye’yi) bir yandan maddi destek sağlayan, diğer yandan da harekete elit cephe komutanları sağlayan bir kale olarak görülüyor.

İşte Burası Direnişin Doğduğu Yer

Mülteci kampları, varlıklarını sürdürme nedenlerini anlama çabası açısından her zaman tartışmalı alanlar olmuştur. Kamplar adeta mültecilerin farklı yönetim biçimlerinin üstesinden gelmeye çalıştıkları bir arenadır. Filistinli mülteciler, dünyadaki mültecilerin yaklaşık %24'ünü oluşturmakta ve yaklaşık seksen yıldır çağdaş kampların en geniş alanında yaşamaktadır. Mülteciler, UNRWA ve ev sahibi hükümetin (Filistin dışındaki kamplarda) standartlarını aşmaya çalıştıkları, mimariden ziyade zorunluluklara göre planlanan, yerinden edilmenin sürdürülmesiyle şekillenen ve fiziksel olarak mümkün olandan daha fazlası inşa edilemeye çalışılan bir bölgede var olmaya çalışmaktadır.

Gazze'nin 2,1 milyonluk nüfusunun %80'i mültecilerden oluşuyor ve bunların yarısı mülteci kamplarında, çok daha fazlası ise çatışmada önemli bir rol oynayan kamp uzantılarında yaşıyor; burada yaşayanların hayatlarının her zaman tehlikede olması ve baskının en ağırına katlanlamaları onları ayaklanma ve direniş hareketlerinin ön saflarına itiyor. Örneğin Gazze'deki Cebaliye mülteci kampı 1980'lerdeki ilk intifadanın doğduğu yerdi, orada zor koşullarda yaşayan Filistinliler haklarını talep etmenin en basit yolunu ‘taş atarak’ buldular.

Mülteciler, tehlikeli yer hareketlerinden kaçınmak için stratejik karşı saldırı mekanizmaları olarak tüneller veya yükseltilmiş geçitler gibi unsurları kullanarak zemini büyük ölçüde yenilikçi direniş alanlarına dönüştürmeyi başardılar. Öyle ki Gazze Şeridi'nde Hamas, mülteci kamplarını (özellikle Cebaliye’yi) bir yandan maddi destek sağlayan, diğer yandan da harekete elit cephe komutanları sağlayan bir kale olarak görülüyor.

İsrail hükümetleri elbette kampların yarattığı tehdidi izliyordu. Bu da işgal ordusunu, askerlerini bu alanlarda saldırmak ve nüfus yoğunluğuyla başa çıkmak üzere eğitmek için Arap kampları ve kasabalarının modellerini inşa etmeye sevk etti. Ayrıca bu hükümetler çeşitli yollarla kamplardaki devrimci potansiyeli kontrol altına almaya çalıştılar; bunu 1970'lerde kampların etrafını dikenli tellerle, 1990'larda ise sınır duvarlarıyla çevirerek yaptılar.

Image 303

•      Şaron, kamp sakinlerinin bir kısmının yerlerinden edilip evsiz barksız bırakılmasını çok avantajlı olarak değerlendiriyordu çünkü bu sayede kamp sakinlerine toprakları üzerinde sağladığı haklar bitecek ve kamplar sorunu da tamamen ortadan kalkacaktı.

İşgal Edilmeye Hazır Kamplar

Birileri bunu erkenden fark etmiş ve şehirleri -mimari olarak- ordusunun saldırılarına uygun hale getirecek şekilde hazırlamıştı. Eyal Weizman, "Boş Toprak: İsrail İşgalinin Mimarisi" adlı kitabında Ariel Şaron'un zihninde canlanan, Filistinlilerle yaşanan silahlı çatışmanın sivil bir sorun olduğu düşüncesine sahip olduğunu, bu nedenle işgal ordusunun "terörizmin doğal yaşam alanı" olarak gördüğü ve merkezini mülteci kampları olarak kabul ettiği bölgenin fiziksel görünümünü değiştirmeye çalıştığını ve bu genişlemeye "Cihad el-Bunyan (Binaların Cihadı)" adını verdiğini anlatmaktadır.

İşgal güçlerinin tutuklama operasyonları düzenlemek için dar sokaklardan oluşan kamplara nadiren girebildiği biliniyor, bu nedenle yazarın da belirttiği gibi burası 1970'lerde "inşa etmek için yıkım" planının hedefiydi; bu planın son, en kanlı ve en acımasız bölümü Şaron tarafından hazırlandı. Buldozerlere Cebaliye, el-Şadi ve Refah kamplarında geniş yollar inşa etmelerini emretti, böylece bu kamplar izole edilebilecek ve erişilebilecek daha küçük mahallelere bölündü, sonrasında yollar asfaltlandı ve kamplarda yaşananlar gözetleyen görevlilerin gözünden kaçmaması için sokak aydınlatmaları kuruldu.

Şaron, kamp sakinlerinin bir kısmının yerlerinden edilip evsiz barksız bırakılmasını çok avantajlı olarak değerlendiriyordu çünkü bu sayede kamp sakinlerine toprakları üzerinde sağladığı haklar bitecek ve kamplar sorunu da tamamen ortadan kalkacaktı. Bu durum, dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan tarafından, mülteci sorununu çözme ve "düzgün konut sağlama" girişimi gibi görünen bu girişimin asıl amacının, mültecilerin kampta kalmaları halinde çocuklarının kendi topraklarına daha sıkı bağlı kalmaları şeklinde yorumlandı. Bu nedenle mültecilere 250 metrekarelik hibe ve sübvansiyonlu inşaat malzemeleri teklif edildi, ancak bu, kamptaki eski evlerinin yıkılması şartına bağlıydı. Kamptaki mülteci evlerinin rastgele yıkılması tehdidi, işgal tarafından daha fazla mülteciyi teklifi kabul etmeye zorlamak için benimsenen bir araç olarak kullanılıyordu.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün karşı çıkmasına rağmen program, Gazze'nin kuzeyindeki Şeyh Rıdvan mahallesi gibi bazı bölgelerde başarılı oldu. Hatta Filistinliler buraya “Şaron'un mahallesi” gibi ironik bir isim vermişti. Ancak bu bölgeler de zamanla direniş merkezlerine dönüştüğü için asıl hedefe ulaşılamadı.

Eylül 2005'te İsrail güçleri Gazze Şeridi'nden tamamen çekilirken, geride her biri küçük bir aileyi barındıracak şekilde tasarlanmış 3.000'den fazla binanın kalıntılarını bıraktı. Yerden Filistinli örgütlerin bayrakları, liderlerin ve şehitlerin resimleri yükseldi. Yeniden yapılanma, kurtarılan bölgelere Yaser Arafat ve Ahmed Yasin gibi Filistinli isimlerin verilmesiyle başladı ve böylece Gazze'deki kentleşmenin şekli değişti. Ancak işgal bölgeyi "havadan" izlediği için kontrol zamanla başka bir biçim aldı. Yerdeki direniş de farklı bir şekil alarak binalar arasında başka bir sığınak buldu. Bugün devam eden savaşta bunun etkisinin boyutları açıkça görülmektedir.

Kucaklayıcı Kent Dokusu

Kamp sosyalleşme açısından daha verimli çünkü mekân, insanların buluşmasına olanak tanır ve böylece küçük, gayri resmi sosyal bağlar kurulur.

Kentsel mekânın birçok biçimiyle direniş üretme, direnişi kucaklama ve insanların kararlılığını destekleme potansiyeli üzerine Birzeit Üniversitesi'nde mimari planlama ve savaş uzmanı olan Dr. Abdulrahman Kettane, Abaad'a verdiği röportajda kamplardaki aşırı kalabalık ortam ile diğer şehirlerdeki apartman blokları ya da villalar arasındaki farka dikkati çekerek “kamptaki kentsel dokunun özel bir sosyal çevre yarattığını ve bunun da kentteki sosyal dokunun şeklini etkilediğini” söylüyor.

Örneğin, kamp sosyalleşme açısından daha verimlidir çünkü mekân, insanların buluşmasına olanak tanır ve böylece küçük, gayri resmi sosyal bağlar kurulur. Mahallenin erkekleri, mahallenin gençleri, caminin gençleri, mahallenin delikanlıları gibi çeşitli gruplar kasıtlı ya da kasıtsız camide, sokakta, çocuk parkında, dükkan kapılarında bir araya gelirler, ayrıca mahalledeki kadınların evlerinde düzenledikleri toplantılar gibi organize toplantılar da düzenlenir. Dolayısıyla, her aile üyesinin farklı farklı sosyal bağları vardır ve onun bir parçasını oluşturur; anne "mahallenin kadınlarının” bir parçasıdır ve çocuk da mahallenin çocuklarından biridir. Bu sosyal doku, savaşlarda ve felaketlerde dış baskılara karşı daha da dayanışma içerisindedir ve kendisini onlara karşı korur.

Kamptaki sosyal ilişkileri kuşatan ve etkileyen bu katılımcı yapıdan kentsel mekan da etkilenmiştir. Ortaya çıkan sosyal doku, din ve ailenin rolü gibi diğer faktörlerin de yardımıyla, direniş üretebilmiş, onun temeli olarak kalmış ve gelişmesini sağlamıştır. Gazze'de bazı bölgelerde belirli bir ailenin bir mahalleyi nasıl şekillendirdiği açıkça görülmektedir ki bu da başka bir dayanışma katmanıdır.

Dayanışmaya katkıda bulunan bir diğer bağ da, tüm bölgelerde daha geniş bir ağa yayılan gönüllü kuruluş üyeliğidir. Örneğin cami bazı hareketler için direniş savaşçılarının toplandığı bir yerdi, ya da başka gruplar için spor kulübü ve gençlik merkezi gibi yerler öyleydi. Yapılı çevrenin sosyalleşme sürecini şekillendirmesi gerçeğiyle kastettiğimiz işte budur; direniş unsurlarının örgütlenmesine ve kutuplaşmasına katkıda bulunur aynı zamanda da direnişin çalışmasını ve yaşamını sürdürmesini sağlar.

Özellikle 7 Ekim saldırısının ardından başlayan ve devam eden savaşta -askeri analistlerin de belirttiği gibi- El Kassam Tugayları ve Kudüs Tugayları'nda tam da bunu gördük. Direniş tugaylarının çalışmaları bölgelere bağlıydı dolayısıyla direniş hücrelerinin dağılımı tugayların geleneksel yapılarından ziyade mekana ve savaşçıların bölgeler hakkındaki bilgilerine dayanıyordu. Burada direnişin mekanla, aileyle, komşularla ve elbette örgütle ilişkileri vardı ve tüm bu sosyal katmanlar ideal büyüme merkezleriydi, nitekim orada bulunan herkes direnişle bu bağlardan birden fazlasını paylaşmaktaydı.

Sezgisel Bilgi

Abdurrahman Ketane’nin açıkladığı gibi, bir savaşçının işinin büyük bir kısmı görsel gözleme ve görebildiklerine dayanıyor. Bu nedenle işgal ordusu insansız hava araçları, keşif uçakları ve yüksek güçlü robotlar gibi gözetleme teknolojileri kullanıyor. Bu da yapılı çevrenin genel olarak görünürlüğü nasıl sınırladığını, görüş hatlarını nasıl engellediğini ve askerin çalışmasını nasıl engellediğini açıklıyor.

Ketane’ye göre, özellikle şehir savaşında bir savaşçı iki tür bilgiye ihtiyaç duyar: Birincisi istihbarat servisleri tarafından toplanılan haritalar, bilgiler ve veriler aracılığıyla elde edilen ve savaş eğitimi yoluyla tecrübe edilen teknik bilgidir. İkincisi ise yalnızca aynı mekanda yaşayarak elde edilebilen sezgisel bilgidir ve mekanda yaşamamak askerin bu bilgiyi kaybetmesine neden olur.

Ketana, bu sezgisel yeteneği destekleyen bir başka özelliğin de merkezi olmayan bir karar verme yeteneği olduğunu belirterek “direnişin, müdahale gerektiğinde kendi içlerinde merkezden gelmeyen bir kararla karşılık verebilen 4 veya 5 kişiden oluşan savaş ekiplerine bölündüğünü, işgal ordusunun ise bilgiye dayandığını ve komutaya başvurmadan bu tür kararlar alamayacağını” da sözlerine ekliyor.

Şehrin kentsel özelliklerini kaybeden ve genel olarak bazı taktik operasyonları olumsuz etkileyen yıkımla bile, direnişçiler arasında sezgisel bilginin güçlü kaldığına dikkati çeken Ketane, “enkazların, direnişçilerin onunla özdeşleşmesine yardımcı olan askeri bir teknik olan yeni bir tür ‘kamuflaj’ ürettiğini, öyle ki ABD ordusunun işgal ordusunu tankları engelleyip orayı direniş için bir pusu yeri haline getirdiği için çok fazla enkaza çevirmemesi konusunda uyardığını, gerçekten de enkazların pek çok operasyonun gerçekleştiği bir yere dönüştüğünü” dile getiriyor.

Pic 3094 1703533102

•      Gazze Şehri eksenlerinde düşman askerlerinin hedef alınması ve düşman araçlarının imha edilmesinden görüntüler (el-Kassam Telegram hesabı).

Üç boyutlu... Tükenmiş Asker

Mimari, direnişçilerin daha hızlı karşılık verme, bir binadan diğerine daha etkili bir şekilde manevra yapma ve beklenmedik alanlardan örneğin bir binanın penceresinden ve ardından karşı binanın penceresinden binaların katlarını kullanarak, keşif yapma kabiliyetini artırmada en güçlü rolü oynadı. Bu da üç boyutlu bir savaş ortamı yaratarak direnişin keşif kabiliyetini neredeyse sınırsız hale getirirdi ve böylece ateş etme ve yönünü belirleme kabiliyetini de artırdı.

Bu durum işgal askerlerini "tükenme aşamasına" götürdü. Bu kadar çok olasılık karşısında, sadece hareketlerini izleyerek bile bir merminin ya da silah sesinin gelebileceği çok fazla açı olması, işgal askerlerinin psikolojik olarak enerjisinin tükenmesine yol açtı. Bu psikolojik zayıflık, şehir savaşında askerlerin savunmasızlığındaki en önemli faktörlerden birisidir ve bazı askeri rejimler tarafından en zor silah olarak kabul edilir.

Ketane, konuşmasında tükenme aşamasına ilişkin "İşgal askerleri üç İsrailli mahkumu öldürdüğünde buna benzer bir durumu açıkça gördük. Burada bana göre karar verme yetisini felç eden bir yorgunluk halinden başka hiçbir gerekçe yok. Bu yüzden askerler, esirlerin kendileriyle İbranice konuştuğunu bile fark edemediler. Böyle bir durumda, intiharlar ve meslektaşların öldürülmesi de meydana gelmektedir. Bu nedenle işgal ordusunun ölümlerinin yaklaşık %20'sinin dost ateşinden (dost kuvvetlerin yanlışlıkla birbirine ateş açması) kaynaklandığı söyleniyor." değerlendirmesinde bulundu. Direnişin ister mevcut ister yıkılmış olsun, yapılı çevreyi kullanma becerisi ve bu çevrede pusu kurmadaki ustalığı, İsrail askerinde bunu bir eylem değil tepki haline getiren bir bitkinlik hali yaratmaktadır.

Tüneller de bu üç boyutlu ortamı daha da güçlü kılarak direnişin yer üstünü yer altıyla bütünleştirmesini sağlamış oldu. Binaların ve tünellerin yeraltı çıkışlarındaki yapılı çevre ile bir grup yerüstü binası birbirine bağlanarak savaş ortamındaki üç boyutlu ağın en üst düzeye çıkmasını desteklemiştir. Böylece onu sınırsız hale getirerek ve işgalci askerlerin direnişçileri görmesini ve tanımasını zorlaştırarak öngörülemezlik durumunu artırdı. Bu şekilde hedef alma kabiliyetinin 360 derece olduğu bir yerde tanklar zorlukla ilerler.

Abdurrahman Ketane, önceki hazırlıkların Gazze'deki direnişin desteklenmesine katkıda bulunmasına dair şunları söylüyor:

"Birden fazla örnekte gördüğümüz, düşmanın girme olasılıkları ve fırsatlarıyla ilgilenen pusular ve ön planlar var. Bir saldırı gerçekleştirmek için haftalarca bekleyen, tüm koşulları optimize eden ve iyi bir pusu oluşturan savaş grupları vardı. Yirmi askerin öldürüldüğü olayda, savaşçıların günler öncesinden askerlerin hareketlerini izledikleri, ancak yapılı çevrenin keşif kapasitesi ve dolayısıyla doğru zamanda karar verme yetenekleri sayesinde sadece doğru anda saldırdıkları tespit edildi. Bu, direnişin daha güçlü olduğu anlamına gelmiyor, ancak bu yeteneğin ona ne kazandırdığından bahsediyorum."

İşgale Savaşta Bir Müttefik Olarak Mimari

Mimarinin düşmanı dehşete düşüren bir ortam yaratma yeteneği, şehir savaşlarında açıkça görülmektedir. Dr. Abdurrahman Ketane’nin açıkladığı gibi, askerler her yönden hedef alınmayı beklemektedir, bu da direnişin sayı ve örgütlenme açısından geleneksel tabur biçimine değil, mekana bağlı bir gerilla savaşı yürütme yeteneğini desteklemektedir, mekanı tüm unsurlarıyla iyi tanıyan grupları kullanan direniş, planlarının bir parçası olarak bir alanı kontrol eder ve ardından çatışmayı başlatır, bunun yapılması düz alanlarda mümkün değildir işte bu da şehir savaşının sağladığı bir kabiliyettir.

Mimari aynı zamanda direnişe birden fazla yönden izleme ve keşif yapma, planlama, saldırma ve geri çekilme kabiliyeti de verir. Bu, şehir savaşının bir avantajıdır. Direniş, uzun vadede stratejik hedefleri etkileyen taktiksel hedeflere ulaşmaya çalışan planlar hazırlamayı başarmıştır. Şifa Hastanesi saldırısından sorumlu subayın öldürüldüğü son olayda, direnişin onu bir bölgeden diğerine nasıl izlediği ve bir bölgeden diğerine nasıl takip ettiği ve hedefini belirlemek ve hedefin o olduğundan emin olmak için birden fazla taraftan keşif yaptığı açıktır.

İsrail'in mekanize yetenekleri karşısında, inşa edilmiş çevre direnişi desteklemek açısından önemliydi. Birden fazla olayda, direnişçiler cihazı yerleştirip geri çekilirken görüş açısına ve tankın sensörlerinin tehlikeyi algılayıp karşılık vermeye başlaması için gereken mesafeyi tahmin etmesine güveniyordu, böylece tehlikeyi nasıl öngöreceğini biliyordu.

Aynı durum, 100 metreden az mesafeden ateşlendiğinde Yasin 105 tanksavar füzesi için de geçerliydi. Hızı ve direniş savaşçısının yakınlığı nedeniyle Merkava tanklarındaki füzesavar sistemi kısa sürede etkisiz hale gelmeye başladı. Birden fazla videoda, direnişçilerin çok yakın mesafeden saldırdığı ve aniden mesela bir kapıdan geçerek kaybolduğu görülüyor. İşte böyle “şehirleşme”, direnişe tank hazır olmadan, makineli tüfek ya da top hasar görmeden ve herhangi bir sistem devreye girmeden önce öngörüde bulunma ve saldırma yeteneği kazandırmıştır.

İşgalle Nasıl Yüzleşiyor?

Önceki nesil askeri personel farklı coğrafyaların yanı sıra kaleler ve kamplar gibi inşa edilmiş yapılarla da uğraşmak zorunda kalmıştır. Giderek daha fazla kentsel alanın ordular için operasyon alanı haline gelmesiyle, savaş planlamacıları artık yoğun kentsel sokakları anlamak için çalışmaktadır. Örneğin 2011 yılında ABD Deniz Piyadeleri Özel Kuvvetleri'nin, arazisi köylerden tarlalara kadar değişen bir yerleşkeye baskın düzenlemek zorunda kaldı, bu durum savaş planlamacılarını gelecekteki operasyonları planlarken kent sokaklarını da hesaba katmaya yöneltti.

Ersila Kripa ve Stephen Muller, “Cepheler: Askeri Şehircilik ve Gelişen Dünya (Fronts: Military Urbanisms and the Developing World)” adlı kitabında bu kavramı şöyle tanımlıyor:

“Şehir planlamasının bir başka versiyonu, stajyerlere şehrin yerleşim planı ve askeri personelin yapı malzemeleri, duvar kalınlığı ve bir binanın hangi katlarına kolayca girilebileceği gibi bilgilerle nasıl eğitildikleri hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlar. Dolayısıyla bugün köyler ve kentsel alanlar, orduların uğraşmak zorunda kalacağı yerleri taklit edecek şekilde inşa edilmekte, benzer zorluklar ve hareketlilik eğitimi, ev aramaları ve bombalama için gerçekçi bir ortam sağlamaktadır.”

Dr. Abdul Rahman Ketane, bize işgal ordusunun kentsel savaş planlarını nasıl geliştirdiğini anlatıyor; İşgal Ordusu çok erken bir tarihte Negev bölgesinde, Arap şehirleri ve kamplarına benzer bir tasarıma sahip ‘el-Belediye’ şehrini kurarak askerlerini burada savaşmak üzere eğitti. Bu şehir diğer ordular tarafından eğitim için kullanıldı. 7 Ekim'e kadar İsrail işgal ordusu şehir savaşlarında en başarılı ordulardan biriydi. Duvarların arkasını bile izleyebilen dronlar ordunun gurur kaynağıydı.”

Bu kabiliyetleri, Gazze Şeridi'nden işgal ordusuna gelen istihbarat miktarı ve doğruluğundaki ciddi eksiklik nedeniyle sınırlı kalmıştır. Bu nedenle ‘halı bombardımanı’, savaş alanını dümdüz etmek ve savunma hatlarını bozmak gibi askeri hedeflerin yanı sıra misilleme olarak sivilleri hedef almak ve onları göçe zorlamak gibi siyasi hedeflere ulaşmak için de kullanılmıştır. Çünkü siviller direnişi koruyorlardı ve direnişçilerin ailelerinin bir parçasıydılar. İşgal ordusu bombalama ile sivillere direnişin yanında durmanın bedelini ödetmeyi amaçlıyordu.

Askeri bir teknik olarak bu bombalama, bölgeyi tarayarak savunma planlarını sabote ederek tankların ve orduların manevra kabiliyetini artıracak şekilde bölgeyi iki boyutlu hale getirmeye çalışıyordu. Sınır bölgelerindeki Beyt Hanun ve Beyt Lahia gibi bazı bölgelerde tüm bölgeler ve mahalleler yerle bir edildi ve bu rastgele değildi. İşgal ordusu görüşü engelleyen bariyerler oluşturan konut binalarından kurtulmak istiyordu ve bu bombalamayla aynı zamanda bölgeye girmenin önünü açarak buradaki tünellere zarar vermeyi de amaçladı.

Enkazlar tankların hareketini bir dereceye kadar engelledi, ancak etki binaların hala sağlam ve iskan edilmiş olmasından daha azdı. Ketane, yerleşim bölgelerindeki insanların varlığının işgal ordusunu engellediğini, çünkü onları bombalamanın sadece sivil kayıpları ve utancı arttırdığına dikkati çekerek sivillerin aynı zamanda direnişi bilgi, gözlem ve hatta yiyecekle desteklediklerini, yaralıları taşıdıklarını ve tedavi ettiklerini belirtiyor.

İşgal ordusu da sokaklarda kalmamak ve sezgisel olarak mekânı bildikleri için direnişçilere maruz kalmamak için kentsel mekândan faydalanarak onun bir parçası haline geldi. Ordunun stratejilerinin bir parçası olarak, askerler direnişçiler tarafından tespit edilmeden bir evden diğerine geçmek için evlerin içinde delikler açtı, duvarları havaya uçurarak ve alan tamamen temizlenene kadar kapıları kullanmayarak yerleşim yerleşim alanlarında koridorlar oluşturdular.

Şehrin dış mahallelerinde, Beyt Lahia, Beyt Hanun ve Karame bölgelerinde işgal askerleri kendi sokaklarını oluşturuyor, konutların arasında ya da okulların yanında mevzilenerek bölgeyi kontrol altına alıyor ve konutların ve okulların yapılı çevresini sığınak olarak kullanıyorlardı. Çünkü direniş sivillerin hayatını riske atmamak için buralarda savaşmaktan kaçınıyordu.

Kurtarılmış Toprakların Derinliği

İşgalci İsrail, her Gazze ablukasını sıkılaştırıp ve yıkıcı gücünü arttırdığında, direniş yeraltında daha da derin yollar açtı.

Abdullah el-Bayari, Filistin Çalışmaları Dergisi'nde 2024 yılı başında yayımlanan makalesinde, Gazze'de devam eden savaşın altında yatan mekânsal ilişkinin bileşenlerini Roma geleneğinden bir metaforla açıklayarak roma tiyatrosu, fiziksel, mimari ve mekânsal boyutuyla savaş stratejisini, İsrail hegemonyasının coğrafyasını ve Siyonist sistemin savaş zihniyetini daha iyi anlamamızı sağlayacağını belirtiyor.

Makalede, yerleşimci sömürgeci bir varlık olarak İsrail'in mekânı kendine mal etmeyi hedeflerinin temel bir parçası olarak benimsediğine işaret ederek, Roma tiyatrosu modelinin “Roma İmparatoru'nun kontrol ettiği tiyatroda, imparator, hakimiyet alanını ve bedenleri gözlemleyebileceği yukarıdan bir konumdan hareket etmesi ve onun işaretiyle katliamın başlaması ve bitmesi” üzerinden Gazze'deki savaşı nasıl açıklayabileceğini anlatıyor.

Yazar bu örneği Gazze'de devam eden savaşla ilişkilendiriyor ve farklı sahneler sunuyor. Bunlardan biri "seyir" sahnesidir; Gazze'nin çevresindeki yerleşimciler, bombalama sahnelerini acımasızca izlemeye ve kameralarıyla takip etmeye alışkındır. Bir diğer sahne ise kontrol sahnesidir; tiyatronun mimari olarak duvarlarla çevrili bir boşluk olarak kuşatılması gibi, işgal de Gazze'deki olayları kontrol ediyor ve yukarıdan hava hakimiyetiyle üstünlük sağlıyor.

Tüm bunlar direnişi daha da derinleştirdi. İşgalci İsrail, her Gazze ablukasını sıkılaştırıp ve yıkıcı gücünü arttırdığında, direniş her seferinde ortaya çıkan eşitsizliğe karşı koymak için daha da derin yeraltı yolları açıyordu. Böylece 1980'lerde sınır kasabası Refah'ta Mısırlı ve Filistinli aileler arasında ticari amaçlarla kullanılmaya başlanan tüneller evrim geçirerek, tütün ve ev eşyası kaçakçılığının ardından, İntifada sırasında Gazze Şeridi'nde devam eden kuşatmayla birlikte silahlar da transfer edilmeye başlandı.

Gazze Şeridi üzerindeki kuşatmayı sıkılaştıran ve yıkıcı gücü artıran İsrail'in havadaki her üstünlüğünde, direniş asimetriye karşı koyabilmek için daha derin yeraltı yolları açtı ve böylece 1980'lerde sınır kenti Refah'ın Mısır ve Filistin tarafı arasındaki bölümüne dağılmış aileler arasında ticari amaçlarla kullanılmaya başlanan ve tütün ve ev malzemeleri kaçakçılığının ardından İntifada sırasında Gazze Şeridi'nde devam eden kuşatmayla birlikte silah transfer edilen tüneller gelişti.

Tüneller silah, mühimmat ve direniş savaşçıları ile direnişin destek kaynağı haline geldi ve bunların bulunmasını engelleyecek araçlar geliştirildi. Tüneller sınırın her iki tarafındaki binaların içinden başlıyor, belirli bir noktada buluşuyor ve başka yollardan birkaç ayrı koridora ayrılıyordu, böylece içlerinden birinin bulunması veya yıkılması diğer tünellerin yolunu etkilemiyordu.

Kazma işlemi riskli bir iş olsa da binalar olduğu gibi sakinleri tarafından kullanılmaya devam ettiği için bunu gizlemeyi sağlayan birçok numara vardır. Kazı birkaç odadan başlıyor ve kazı atıkları, işgal uçakları tarafından tespit edilmemesi için daha sonra imha edilmek üzere profesyonelce toplanıyordu, çünkü fazla kum işgal ordusuna ve işbirlikçilerine yol gösteriyordu.

İronik bir şekilde, işgal ordusu tarafından gerçekleştirilen büyük yıkımlar, kazı atıklarının binaların enkazları arasında yok edilmesini sağladı. Kentleşme izleri ortadan kalktıktan sonra kazı çukurların enkazlardan ayırt edilmesi artık kolay olmadı.

Toprağın kumlu yapısı elle ya da basit elektrikli aletlerle kazmayı kolaylaştırmış ve yumuşak yapısı işgal ordusunun tünel ağını yok etme girişimlerinde kullandığı patlayıcıların etkisini azalttığı için tünellerin yıkılmasının önüne geçmiştir. Bugün ise yaklaşık 560 ila 720 kilometre uzunluğunda tünellerin olduğu ve 5.700 tünel girişine ulaşıldığı yönünde raporlar var. Tünellerin uzunluğu ve türüne ilişkin veriler işgal ordusunu şok etmeye devam ediyor. Örneğin Dr. Abdurrahman Ketane’nin bahsettiği, direnişçilerin hedefin konumuna ilişkin beklentilerine göre tünel girişi hazırlayabildiklerini, tünellerin kullanımında bir esneklik olduğunu ve etkilerinin boyutunu gösteren bilinmeyen bir özellik olması bu sürprizler arasındaydı.

Bu, çatışmanın uzun hikayesinin bölümlerinden sadece bir kısmıdır. Kentsel alanlar bugün savaş meydanı olmaya devam ediyor, yer üstünü korumaya ve derinlerde ise kurtarılmış topraklarda direnişi yaşatmaya devam ediyor. Direniş içeriğinin ortaya kolay olmayan bir kara kutuya benziyor ve İsrail işgal ordusu için ise direniş, savaşı yönetme ve hayatta kalma yetenekleriyle bir yeraltı kabusuna dönüşüyor.

*Yazımız Al Jazeera kanalında yayınlanan makaleden çeviri yapılmıştır.

Editör: Yusuf Yusmar