Filistin

Uluslararası Yargı Mekanizmaları ve İsrail

14 Mayıs 2021 00:13

1967 yılında fiili olarak işgal edildikten sonra İsrail yönetimi altında olan içerisinde Mescid-i Aksa’nın da bulunduğu Kudüs, insan haklarına yönelik büyük suç ve insan hakları ihlallerinin işlendiği bir bölge haline gelmiştir. Oysaki Kudüs BM’nin 181 sayılı kararıyla uluslararası bir statüye sahiptir. Yani bir başka Devletin müdahalesinin söz konusu dahi olmaması gereken bir statüdür.

Abdulkadir Tok

Kudüs ve Mescid-i Aksa meselesine olan ilgi ve alaka, bölgede yaşanan insan hakları ihlallerinin giderek yoğunlaşması ve uluslararası sivil toplum örgütleri tarafından kamuoyuna yansıtılması neticesinde son yıllarda daha da artmıştır. Mesele, özellikle Aksa’nın aynı zamanda bir Dünya kültür mirası olmasının da etkisiyle yakın zamanda artan hak ihlalleri neticesinde ulusal ve uluslararası arenanın odağı haline gelmiştir. Buna rağmen meselenin ele alınması tarihsel ve mevcut devlet çıkarlarının değerlendirilmesinden öteye gidememiş, uluslararası hukuki statünün korunması gündeme alınmamıştır. Yaşanan dram kınanmakla yetinilmiştir. Çeşitli insan hakları örgütleri tarafından zaman zaman yayımlanan raporlara göre, İsrail’in 1967 yılından bu yana kendisine bağlı Kudüs ve civarında açık bir ayrımcılık, dini yaşantıya yönelik engellemeler ve artan bir etnik temizlik faaliyeti uyguladığı ifade edilmiştir. Maalesef bu hususlar İsrail’in lobicilik faaliyetleri neticesinde dış politikadaki güçlü konumunun ve bu konumun kendisine verdiği siyasi gücü sebebiyle irdelenip uluslararası arenaya taşınmasına engel olmaktadır. Çalışmada son dönemde yaşananlarla beraber gündeme gelen İsrail’in uluslararası yargı mekanizmaları aracılığıyla yargılanabilme durumu ele alınmıştır.

Uluslararası Yargı Mekanizmaları

Uluslararası yargı mekanizmaları denilince akla ilk gelen bölgesel olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uluslararası olarak da Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’dir. Biz de meseleyi bu minvalde ele alacağız.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)

AİHM, Avrupa konseyine bağlı olarak 1959 yılında kurulmuş bölgesel bir yargı mekanizmasıdır. Mahkemenin asıl görevi AİHS’e taraf devletleri sözleşmeye bağlılıkları hususunda denetlemektir. Bu minvalde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’ne taraf ülkelerden biri tarafından sözleşmede ve sözleşmeye bağlı ek protokollerde belirtilen temel insan haklarından biri veya birkaçını ihlal edildiğini düşünen herkes mahkemeye başvurma hakkına sahiptir[1]. Mahkemenin kararları, niteliği itibariyle sözleşme hükümlerinin (AİHS) ihlal edilip edilmediğini belirlemeye yönelik bir “tespit” kararıdır. Nitekim mahkeme, tespit kararının yanında gerçekleşen ihlalin, hakkı ihlal edilen açısından bir zarara yol açtığı kanaatine varırsa, tespit kararının yanında hakkı ihlal edilene tazminat ödenmesine yönelik bir “eda kararı” da verebilmektedir[2].

Belirtmek gerekir ki Kudüs başta olmak üzere Filistin’in çeşitli bölgelerinde yaşanan hak ihlalleri için İsrail aleyhine mahkemeye başvuruda bulunma imkânı yoktur. İsrail, sözleşmeye taraf olmadığı için yargı yetkisi bakımından AİHM’de Çin’i yargılamak mümkün değildir.

Uluslararası Adalet Divanı (UAD)

UAD, BM Antlaşması ile BM’nin başlıca adli organı olarak kurulmuştur. Dünya üzerinde en önemli uluslararası yargı mekanizmalarının en önemlisidir. BM’nin tüm üyeleri, üyeliğinin sonucu olarak, UAD’ın Statüsü’ne taraftırlar[3]. Divanın birinci ve en önemli yetkisi davanın taraflarını bağlayıcı karar verme yetkisidir.

UAD’ın görev alanına, BM Antlaşması’nda ya da yürürlükteki mevcut uluslararası antlaşmalarda öngörülmüş konular girmektedir. Mahkemenin görevi BM tarafından tanınan ülkeler arasında uluslararası hukuka aykırı sorunları çözmek ve BM organları tarafından çözülemeyen uyuşmazlıklara adil çözüm önerileri getirmektir. Dolayısıyla UAD ceza tatbik eden bir mekanizma değildir. Divan’ın kararları tarafları bağlayıcı niteliktedir. UAD’a kimlerin taraf olacağı hususu da UAD Statüsü’nün 34. Maddesi’nde açıkça belirtilmiştir[4]. Maddeye göre divan önündeki davalara yalnızca devletler taraf olabilirler. BM’in her üyesi, taraf olduğu tüm uyuşmazlıklarda, UAD’nın kararına uymayı yükümlenir. Bir uyuşmazlığın taraflarından biri, Divan’ın verdiği bir hükme göre kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmezse, öbür taraf Güvenlik Konseyi’ne başvurabilir. Bu bağlamda BM’ye bağlı sivil bir mahkeme olan UAD’ın bireysel suçluların üzerinde hiçbir yargı yetkisi bulunmamaktadır. Pek tabii UAD’ye başvuran Devletin UAD’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmiş yani rıza göstermiş olması gerekmektedir.

UAD’ye bir diğer başvuru yöntemi ise BM Genel Kurulu ya da Güvenlik Konseyi’nin Danışma görüşü almak için başvurmasıdır. Genel Kurul ya da Güvenlik Konseyi herhangi bir hukuksal sorun konusunda UAD’ndan görüş isteyebilir. Genel Kurul’ca bu konuda herhangi bir anda yetkili kılınabilecek olan tüm BM organları ve ihtisas kuruluşları da kendi çalışma alanları içinde karşılarına çıkacak hukuksal sorunlar konusunda Divan’dan görüş isteyebilir. Nitekim daha önce Batı Şeria’da inşa edilen duvar ile ilgili Genel Kurul UAD’ye danışma görüşü almak bağlamında başvuruda bulunmuştu. Güvenlik Konseyi’nin önüne gelen meselelerle ilgili kararları, daimi üyelerin hepsinin oyları dâhil olmak üzere dokuz üyenin olumlu oyu ile alınır. İsrail ile ilgili Güvenlik Konseyi’ne gelen kararlar ABD tarafından veto edildiği için Güvenlik Konseyi aracılığıyla UAD’ye başvurma imkânı henüz oluşmamıştır.

Fakat gelinen noktada 2003 yılında Batı Şeria duvarında olduğu gibi BM Antlaşması’na 96/1. Maddesi uyarınca Genel Kurul aracılığıyla mesele Divan’a taşınabilir. BM 75. Kurul’da bu husus gündeme getirilebilir ve mesele UAD’nin görüşüne bırakılabilir.

Filistin-İsrail meselesinde UAD’ın yetkisini bir de soykırım suçu bağlamında değerlendirmek yerinde olacaktır. Çünkü İsrail’in Filistin halkına karşı gösterdiği tavır ve tutum ile birlikte uyguladığı politika ortadadır. İsrail hükümetinin uyguladığı politikaların, temel insan hak ve hürriyetlerine aykırı olduğu çok açıktır. Zira özgürce yaşama hakkının, özgürce inanç ve ibadet hürriyetinin, adil yargılanma hakkının olmadığı bir toplumda adaletten bahsedilemez. Dolayısıyla geriye kalan diğer hak ve hürriyetlerin de bir kıymeti olmaz. Bu minvalde Filistin halkına yapılanların tam manasıyla soykırım olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. 1948 “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nin 9. Maddesi soykırım suçlarında uyuşmazlığın UAD tarafında çözümlenmesini öngörmüştür. Söz konusu maddeye göre;

“Sözleşmeci devletlerarasında bu sözleşmenin yorumlanması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soykırım fiillerinden veya üçüncü maddede belirtilen fiillerin herhangi birinden bir devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne götürülür.”[5]

Maddeye göre taraf devletler, sözleşmenin uygulanması ve gerekilenlerin yerine getirilmesi hususlarında, suç oluşturan fiiller nedeniyle devlet sorumluluğuna dair bir uyuşmazlık söz konusu ise adil bir çözüme ulaşmak için uyuşmazlığı UAD’a götüreceklerdir. Yani soykırım suçu için devletlere konuyu UAD’a götürmek yükümlülüğü yüklenmiştir. Ayrıca bu madde ile bir devletin soykırım suçundan dolayı sorumluluğu konusunda bir başka devletin UAD’a başvurabilmesi de olanaklı kılınmıştır. Bunu yakın tarihteki örneği Hırvatistan’ın 1999 yılında eski Yugoslavya’nın gerçekleştirdiği eylemler nedeni Sırbistan-Karadağ aleyhine yaptığı başvurudur[6].

            Pek tabii bu yola devletler başvurabilir. Nitekim UAD’ın İsrail aleyhine vereceği bir kararı İsrail yerine getirmezse BM Madde 94’e[7] göre uyuşmazlığın karşı tarafınca BM güvenlik konseyine başvurulur. Fakat Filistin henüz BM nezdinde sadece üye olmayan gözlemci Devlet Statüsünde olduğu için bu durumunda gerçekleşmesi hukuken mümkün değildir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi

Uluslararası Ceza Mahkemesi, uluslararası toplumun tümünü ilgilendiren en önemli suçları işleyen kişileri yargılamak amacıyla tüzel kişiliğe haiz, ulusal ceza yargısını tamamlayıcı niteliği bulunan, aynı zamanda daimi ve bağımsız bir uluslararası yargı mekanizmasıdır. Mahkeme 1998 yılında imzalanan ve 2002 yılında yürürlüğe giren Roma Statüsü gereğince faaliyet göstermektedir[8]. Şüphesiz mahkemenin en önemli özelliği onun bağımsızlığıdır. Mahkeme, BM’nin bir organı değil, BM ile ilişkili bağımsız bir yargı kurumudur[9].

UCM’nin yargı yetkisi sadece gerçek kişileri kapsamaktadır. Gerçek kişileri hangi suçlar üzerinden yargılayacağı da UCM’nin dayanağı olan Roma statüsünde açıkça belirtilmiştir. Buna göre UCM soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçu ve saldırı suçu üzerinden yargılama yapmaktadır[10]. Mahkemenin yetkisine giren suçlarla ilgili olarak, “suçu bizzat işleyen, işlenmesini emreden ya da özendiren, suçun işlenmesine yardımcı ya da ortak olan ya da herhangi bir biçimde suçun işlenmesine ya da teşebbüsüne katılan, soykırım suçu ile ilgili olarak bu suçu doğrudan ve kamu önünde özendiren kişileri” yargılama yetkisine sahiptir[11]. Bu minvalde belirtmek gerekir ki suçu işleyen gerçek kişinin makam ve mevkisinin bir ehemmiyeti bulunmamaktadır. Yani UCM en alt düzey devlet görevlilerinden en üst düzey yöneticilere kadar herkesi yargılayabilir. Bu hususa 1948 “Soykırım Sözleşmesi’nin” 4. Maddesi’nde de değinilmiştir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi çok önemlidir. Çünkü ilk defa soykı­rım suçu, kovuşturmak ve cezalandırmak için uluslararası toplum devletler olmadan, sürekli ve bağımsız bir yargısal organı kullanabilecektir. UCM, soruşturma işlemleri ve iddia faaliyetini yürütmek üzere bir savcılık teşkilatına sahiptir. Statüde mahkemenin yetkisine dair ön şartlar, sınırlamalar ve diğer tüm düzenlemeler aynı zamanda savcılık makamının yetkisini de belirlemektedir. Bu bağlamda UCM statü madde 13’e göre taraf olan devletlerden gelen bildirimi ya da BM Güvenlik Konseyi’nden gelen bildirimi değerlendirip suçun oluşup oluşmadığını tespit etmektedir. Statünün 15. Maddesi’ne göre ayrıca UCM’nin yargı yetkisi alanına giren suçlarla ilgili bilgilere dayanarak resen soruşturma açma yetkisi de bulunmaktadır. Statü’nün 53. Maddesi gereğince UCM savcılığı kendisine gelen bildirimleri veya resen kendi araştırmaları sonucu elde ettiği bilgileri değerlendirdikten sonra soruşturma başlatılması gerektiği kanaatine varmışsa, soruşturmanın başlatılması kararını verir.

Filistin-İsrail meselesinde İsrail’in yaptığı eylemlerin kasti gerçekleşmiş oluşu noktasında meseleyi statünün 6. Maddesi’ne göre soykırım, 7. Maddesi’ne göre ise insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Bu minvalde UCM’ye başvuru yapılabilir. Belirtmek gerekir ki İsrail, Uluslararası Ceza Mahkemesi, kurulma aşamasında aleyhe oy veren 7 devletten (ABD, Çin, Irak, Libya, Katar, Yemen) biridir. Bu sebeple ilk bakışta İsrail aleyhine başvuru yapmak mümkün gözükmeyebilir. Fakat eylemler BM’nin belirlediği sınırlar çerçevesinde Roma Statüsüne taraf olan Filistin topraklarında gerçekleşmektedir. Bu nedenle Filistin tarafından başvuru yapılması mümkündür. Filistin’in bu bağlamda yaptığı son başvuruya yakın tarihte UCM’nin Filistin’in taraf devlet olmak için gerekli şartları yerine getirdiği bu nedenle Filistin'e diğer üye ülkeler gibi muamele edileceği belirtilerek yargı yetkisi olduğuna hükmetmesi bunun en açık göstergesidir. Ayrıca İsrail’i UCM nezdinde yargılamanın bir diğer yolu yukarıda belirttiğimiz üzere hem Güvenlik Konseyi aracılığıyla hem de UCM savcılığının re’sen soruşturma başlatması ile de mümkün olabilmektedir. Lakin belirtmek gerekir ki bugüne kadar BMGK tarafından meselenin UCM’ye taşındığı vaki değildir.

UCM’nin yakın tarihte verdiği kararındaki üç öncelikli dosya ise İsrail’in 2014’te Gazze’ye karşı gayr-ı hukuki savaşı, işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan Yahudi yerleşim yerleri ve hukuki bir sebep olmaksızın hapse attıkları mahkûmlar konusudur. Kararda ayrıca Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında karşılıklı tanıma ve barış ilkeleri içeren Oslo Anlaşması’nın Filistin’in topraklarının işgal edilmesi durumunu ve mahkemenin yargı yetkisini engellemediği de açıkça belirtildi. Bu karara ek yakın zamanda yapılan olaylarda eklenerek İsrail aleyhine soruşturmanın seyri detaylandırılabilir ve Filistinliler lehine adil bir çözüme ulaşılabilir.

Netice

Filistin meselesi, sadece Filistin halkının değil, Ortadoğu’nun barışa, huzura kavuşması için kapsamlı bir şekilde ele alınması gerekmektedir. Çünkü İsrail, Filistinlilere karşı gerek kendi ulusal anayasasında tanınan hakları gerekte uluslararası hukuktan doğan haklarını yukarıda da açıklamaya çalıştığımız üzere açıkça ihlal etmektedir. Nitekim en büyük uluslararası mekanizma olan BM tavsiye/uyarı/kınama gibi kararlarının yanında sürece yalnızca tarafları müzakereye davet ederek müdahil olmuştur. Oysaki BM soruna tarafları uzlaşmaya davet ederek dâhil olmamalı, gerektiğinde yaptırım uygulayabilecek şekilde sürece daha etkin olarak katılmalıdır. Kısacası sorunun adil bir şekilde çözümü, BM tarafından alınan onlarca kararın, sorunun çözümü hakkında karar almaktan ziyade bu kararları uygulamayı mümkün kılmakta yatmaktadır.

Bu minvalde, İsrail’in BM’nin karar alıcı mekanizmalarındaki, özellikle yakın müttefiki ABD’nin konseydeki veto yetkisi ayrıca İsrail’in dış politikadaki güçlü lobicilik faaliyeti neticesinde oluşan güçlü konumu nedeniyle aleyhine bir müdahale ya da önlemin alınması zor olmaktadır. Fakat uluslararası yargı mekanizmaları bahsinde açıkladığımız üzere imkânsız kılmamaktadır. Nitekim İsrail’in eylemlerinin açıkça suç teşkil ettiğinin kabulü ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi bağımsız yargı mekanizmalarının varlığı kısmen ümit vaat etmektedir. Pek tabii bu ümidin uygulamaya sokulabilmesi için uluslararası sistemin devletler tarafından çalıştırılması gereklidir. Örneğin İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği üye devletleri bu konuda öncü olabilirler. Elbette devletleri temsil eden örgütlerin başta BM olmak üzere her milletin, devletin, menfaati için hak, hukuk, adalet, eşitlik bağlamında özellikle 5 daimi üyenin veto kısmı ele alınarak revize edilmesi kaçınılmazdır.

 

[1] Şenol, Cem, AİHS Hükümleri Ve AİHM Kararlarının Devletlerin Egemenlikleri Üzerindeki Etkisi, Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, Sf. 259 vd. / Ayrıca Bkz. AİHS madde 34.

[2] Bilir, Faruk, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yapısı Ve 14 Nolu Protokol, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2006, Sf. 135 vd.

[3] BM anlaşması madde 93 vd.

[4] UAD statüsünün tamamı için bkz. https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093041bm_02.pdf

[5] 1948 ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi madde. 9

[6] Detaylı bilgi için bkz: Değer, Ozan, Soykırım Suçu ve Devletin Sorumluluğu: Uluslararası Adalet Divanı’nın Bosna-Hersek, Sırbistan-Karadağ Kararı, Uluslararası İlişkiler,  2009, Sf. 61-95

[7] https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/SayfaDokuman/2212020141836bm_01.pdf

[8] Roma Statüsü için bkz: https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf02/belge_cezadivani_b1.pdf

[9] Önok, Murat, Tarihi Perspektifleriyle Uluslararası Ceza Divanı , 2003, Turhan Kitabevi, sh.35.  

[10] Roma Statüsü Madde 5

[11] Roma Statüsü Madde 25

Abdulkadir Tok

Kudüs ve Mescid-i Aksa meselesine olan ilgi ve alaka, bölgede yaşanan insan hakları ihlallerinin giderek yoğunlaşması ve uluslararası sivil toplum örgütleri tarafından kamuoyuna yansıtılması neticesinde son yıllarda daha da artmıştır. Mesele, özellikle Aksa’nın aynı zamanda bir Dünya kültür mirası olmasının da etkisiyle yakın zamanda artan hak ihlalleri neticesinde ulusal ve uluslararası arenanın odağı haline gelmiştir. Buna rağmen meselenin ele alınması tarihsel ve mevcut devlet çıkarlarının değerlendirilmesinden öteye gidememiş, uluslararası hukuki statünün korunması gündeme alınmamıştır. Yaşanan dram kınanmakla yetinilmiştir. Çeşitli insan hakları örgütleri tarafından zaman zaman yayımlanan raporlara göre, İsrail’in 1967 yılından bu yana kendisine bağlı Kudüs ve civarında açık bir ayrımcılık, dini yaşantıya yönelik engellemeler ve artan bir etnik temizlik faaliyeti uyguladığı ifade edilmiştir. Maalesef bu hususlar İsrail’in lobicilik faaliyetleri neticesinde dış politikadaki güçlü konumunun ve bu konumun kendisine verdiği siyasi gücü sebebiyle irdelenip uluslararası arenaya taşınmasına engel olmaktadır. Çalışmada son dönemde yaşananlarla beraber gündeme gelen İsrail’in uluslararası yargı mekanizmaları aracılığıyla yargılanabilme durumu ele alınmıştır.

Uluslararası Yargı Mekanizmaları

Uluslararası yargı mekanizmaları denilince akla ilk gelen bölgesel olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uluslararası olarak da Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’dir. Biz de meseleyi bu minvalde ele alacağız.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)

AİHM, Avrupa konseyine bağlı olarak 1959 yılında kurulmuş bölgesel bir yargı mekanizmasıdır. Mahkemenin asıl görevi AİHS’e taraf devletleri sözleşmeye bağlılıkları hususunda denetlemektir. Bu minvalde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’ne taraf ülkelerden biri tarafından sözleşmede ve sözleşmeye bağlı ek protokollerde belirtilen temel insan haklarından biri veya birkaçını ihlal edildiğini düşünen herkes mahkemeye başvurma hakkına sahiptir[1]. Mahkemenin kararları, niteliği itibariyle sözleşme hükümlerinin (AİHS) ihlal edilip edilmediğini belirlemeye yönelik bir “tespit” kararıdır. Nitekim mahkeme, tespit kararının yanında gerçekleşen ihlalin, hakkı ihlal edilen açısından bir zarara yol açtığı kanaatine varırsa, tespit kararının yanında hakkı ihlal edilene tazminat ödenmesine yönelik bir “eda kararı” da verebilmektedir[2].

Belirtmek gerekir ki Kudüs başta olmak üzere Filistin’in çeşitli bölgelerinde yaşanan hak ihlalleri için İsrail aleyhine mahkemeye başvuruda bulunma imkânı yoktur. İsrail, sözleşmeye taraf olmadığı için yargı yetkisi bakımından AİHM’de Çin’i yargılamak mümkün değildir.

Uluslararası Adalet Divanı (UAD)

UAD, BM Antlaşması ile BM’nin başlıca adli organı olarak kurulmuştur. Dünya üzerinde en önemli uluslararası yargı mekanizmalarının en önemlisidir. BM’nin tüm üyeleri, üyeliğinin sonucu olarak, UAD’ın Statüsü’ne taraftırlar[3]. Divanın birinci ve en önemli yetkisi davanın taraflarını bağlayıcı karar verme yetkisidir.

UAD’ın görev alanına, BM Antlaşması’nda ya da yürürlükteki mevcut uluslararası antlaşmalarda öngörülmüş konular girmektedir. Mahkemenin görevi BM tarafından tanınan ülkeler arasında uluslararası hukuka aykırı sorunları çözmek ve BM organları tarafından çözülemeyen uyuşmazlıklara adil çözüm önerileri getirmektir. Dolayısıyla UAD ceza tatbik eden bir mekanizma değildir. Divan’ın kararları tarafları bağlayıcı niteliktedir. UAD’a kimlerin taraf olacağı hususu da UAD Statüsü’nün 34. Maddesi’nde açıkça belirtilmiştir[4]. Maddeye göre divan önündeki davalara yalnızca devletler taraf olabilirler. BM’in her üyesi, taraf olduğu tüm uyuşmazlıklarda, UAD’nın kararına uymayı yükümlenir. Bir uyuşmazlığın taraflarından biri, Divan’ın verdiği bir hükme göre kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmezse, öbür taraf Güvenlik Konseyi’ne başvurabilir. Bu bağlamda BM’ye bağlı sivil bir mahkeme olan UAD’ın bireysel suçluların üzerinde hiçbir yargı yetkisi bulunmamaktadır. Pek tabii UAD’ye başvuran Devletin UAD’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmiş yani rıza göstermiş olması gerekmektedir.

UAD’ye bir diğer başvuru yöntemi ise BM Genel Kurulu ya da Güvenlik Konseyi’nin Danışma görüşü almak için başvurmasıdır. Genel Kurul ya da Güvenlik Konseyi herhangi bir hukuksal sorun konusunda UAD’ndan görüş isteyebilir. Genel Kurul’ca bu konuda herhangi bir anda yetkili kılınabilecek olan tüm BM organları ve ihtisas kuruluşları da kendi çalışma alanları içinde karşılarına çıkacak hukuksal sorunlar konusunda Divan’dan görüş isteyebilir. Nitekim daha önce Batı Şeria’da inşa edilen duvar ile ilgili Genel Kurul UAD’ye danışma görüşü almak bağlamında başvuruda bulunmuştu. Güvenlik Konseyi’nin önüne gelen meselelerle ilgili kararları, daimi üyelerin hepsinin oyları dâhil olmak üzere dokuz üyenin olumlu oyu ile alınır. İsrail ile ilgili Güvenlik Konseyi’ne gelen kararlar ABD tarafından veto edildiği için Güvenlik Konseyi aracılığıyla UAD’ye başvurma imkânı henüz oluşmamıştır.

Fakat gelinen noktada 2003 yılında Batı Şeria duvarında olduğu gibi BM Antlaşması’na 96/1. Maddesi uyarınca Genel Kurul aracılığıyla mesele Divan’a taşınabilir. BM 75. Kurul’da bu husus gündeme getirilebilir ve mesele UAD’nin görüşüne bırakılabilir.

Filistin-İsrail meselesinde UAD’ın yetkisini bir de soykırım suçu bağlamında değerlendirmek yerinde olacaktır. Çünkü İsrail’in Filistin halkına karşı gösterdiği tavır ve tutum ile birlikte uyguladığı politika ortadadır. İsrail hükümetinin uyguladığı politikaların, temel insan hak ve hürriyetlerine aykırı olduğu çok açıktır. Zira özgürce yaşama hakkının, özgürce inanç ve ibadet hürriyetinin, adil yargılanma hakkının olmadığı bir toplumda adaletten bahsedilemez. Dolayısıyla geriye kalan diğer hak ve hürriyetlerin de bir kıymeti olmaz. Bu minvalde Filistin halkına yapılanların tam manasıyla soykırım olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. 1948 “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nin 9. Maddesi soykırım suçlarında uyuşmazlığın UAD tarafında çözümlenmesini öngörmüştür. Söz konusu maddeye göre;

“Sözleşmeci devletlerarasında bu sözleşmenin yorumlanması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soykırım fiillerinden veya üçüncü maddede belirtilen fiillerin herhangi birinden bir devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne götürülür.”[5]

Maddeye göre taraf devletler, sözleşmenin uygulanması ve gerekilenlerin yerine getirilmesi hususlarında, suç oluşturan fiiller nedeniyle devlet sorumluluğuna dair bir uyuşmazlık söz konusu ise adil bir çözüme ulaşmak için uyuşmazlığı UAD’a götüreceklerdir. Yani soykırım suçu için devletlere konuyu UAD’a götürmek yükümlülüğü yüklenmiştir. Ayrıca bu madde ile bir devletin soykırım suçundan dolayı sorumluluğu konusunda bir başka devletin UAD’a başvurabilmesi de olanaklı kılınmıştır. Bunu yakın tarihteki örneği Hırvatistan’ın 1999 yılında eski Yugoslavya’nın gerçekleştirdiği eylemler nedeni Sırbistan-Karadağ aleyhine yaptığı başvurudur[6].

            Pek tabii bu yola devletler başvurabilir. Nitekim UAD’ın İsrail aleyhine vereceği bir kararı İsrail yerine getirmezse BM Madde 94’e[7] göre uyuşmazlığın karşı tarafınca BM güvenlik konseyine başvurulur. Fakat Filistin henüz BM nezdinde sadece üye olmayan gözlemci Devlet Statüsünde olduğu için bu durumunda gerçekleşmesi hukuken mümkün değildir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi

Uluslararası Ceza Mahkemesi, uluslararası toplumun tümünü ilgilendiren en önemli suçları işleyen kişileri yargılamak amacıyla tüzel kişiliğe haiz, ulusal ceza yargısını tamamlayıcı niteliği bulunan, aynı zamanda daimi ve bağımsız bir uluslararası yargı mekanizmasıdır. Mahkeme 1998 yılında imzalanan ve 2002 yılında yürürlüğe giren Roma Statüsü gereğince faaliyet göstermektedir[8]. Şüphesiz mahkemenin en önemli özelliği onun bağımsızlığıdır. Mahkeme, BM’nin bir organı değil, BM ile ilişkili bağımsız bir yargı kurumudur[9].

UCM’nin yargı yetkisi sadece gerçek kişileri kapsamaktadır. Gerçek kişileri hangi suçlar üzerinden yargılayacağı da UCM’nin dayanağı olan Roma statüsünde açıkça belirtilmiştir. Buna göre UCM soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçu ve saldırı suçu üzerinden yargılama yapmaktadır[10]. Mahkemenin yetkisine giren suçlarla ilgili olarak, “suçu bizzat işleyen, işlenmesini emreden ya da özendiren, suçun işlenmesine yardımcı ya da ortak olan ya da herhangi bir biçimde suçun işlenmesine ya da teşebbüsüne katılan, soykırım suçu ile ilgili olarak bu suçu doğrudan ve kamu önünde özendiren kişileri” yargılama yetkisine sahiptir[11]. Bu minvalde belirtmek gerekir ki suçu işleyen gerçek kişinin makam ve mevkisinin bir ehemmiyeti bulunmamaktadır. Yani UCM en alt düzey devlet görevlilerinden en üst düzey yöneticilere kadar herkesi yargılayabilir. Bu hususa 1948 “Soykırım Sözleşmesi’nin” 4. Maddesi’nde de değinilmiştir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi çok önemlidir. Çünkü ilk defa soykı­rım suçu, kovuşturmak ve cezalandırmak için uluslararası toplum devletler olmadan, sürekli ve bağımsız bir yargısal organı kullanabilecektir. UCM, soruşturma işlemleri ve iddia faaliyetini yürütmek üzere bir savcılık teşkilatına sahiptir. Statüde mahkemenin yetkisine dair ön şartlar, sınırlamalar ve diğer tüm düzenlemeler aynı zamanda savcılık makamının yetkisini de belirlemektedir. Bu bağlamda UCM statü madde 13’e göre taraf olan devletlerden gelen bildirimi ya da BM Güvenlik Konseyi’nden gelen bildirimi değerlendirip suçun oluşup oluşmadığını tespit etmektedir. Statünün 15. Maddesi’ne göre ayrıca UCM’nin yargı yetkisi alanına giren suçlarla ilgili bilgilere dayanarak resen soruşturma açma yetkisi de bulunmaktadır. Statü’nün 53. Maddesi gereğince UCM savcılığı kendisine gelen bildirimleri veya resen kendi araştırmaları sonucu elde ettiği bilgileri değerlendirdikten sonra soruşturma başlatılması gerektiği kanaatine varmışsa, soruşturmanın başlatılması kararını verir.

Filistin-İsrail meselesinde İsrail’in yaptığı eylemlerin kasti gerçekleşmiş oluşu noktasında meseleyi statünün 6. Maddesi’ne göre soykırım, 7. Maddesi’ne göre ise insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Bu minvalde UCM’ye başvuru yapılabilir. Belirtmek gerekir ki İsrail, Uluslararası Ceza Mahkemesi, kurulma aşamasında aleyhe oy veren 7 devletten (ABD, Çin, Irak, Libya, Katar, Yemen) biridir. Bu sebeple ilk bakışta İsrail aleyhine başvuru yapmak mümkün gözükmeyebilir. Fakat eylemler BM’nin belirlediği sınırlar çerçevesinde Roma Statüsüne taraf olan Filistin topraklarında gerçekleşmektedir. Bu nedenle Filistin tarafından başvuru yapılması mümkündür. Filistin’in bu bağlamda yaptığı son başvuruya yakın tarihte UCM’nin Filistin’in taraf devlet olmak için gerekli şartları yerine getirdiği bu nedenle Filistin'e diğer üye ülkeler gibi muamele edileceği belirtilerek yargı yetkisi olduğuna hükmetmesi bunun en açık göstergesidir. Ayrıca İsrail’i UCM nezdinde yargılamanın bir diğer yolu yukarıda belirttiğimiz üzere hem Güvenlik Konseyi aracılığıyla hem de UCM savcılığının re’sen soruşturma başlatması ile de mümkün olabilmektedir. Lakin belirtmek gerekir ki bugüne kadar BMGK tarafından meselenin UCM’ye taşındığı vaki değildir.

UCM’nin yakın tarihte verdiği kararındaki üç öncelikli dosya ise İsrail’in 2014’te Gazze’ye karşı gayr-ı hukuki savaşı, işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan Yahudi yerleşim yerleri ve hukuki bir sebep olmaksızın hapse attıkları mahkûmlar konusudur. Kararda ayrıca Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında karşılıklı tanıma ve barış ilkeleri içeren Oslo Anlaşması’nın Filistin’in topraklarının işgal edilmesi durumunu ve mahkemenin yargı yetkisini engellemediği de açıkça belirtildi. Bu karara ek yakın zamanda yapılan olaylarda eklenerek İsrail aleyhine soruşturmanın seyri detaylandırılabilir ve Filistinliler lehine adil bir çözüme ulaşılabilir.

Netice

Filistin meselesi, sadece Filistin halkının değil, Ortadoğu’nun barışa, huzura kavuşması için kapsamlı bir şekilde ele alınması gerekmektedir. Çünkü İsrail, Filistinlilere karşı gerek kendi ulusal anayasasında tanınan hakları gerekte uluslararası hukuktan doğan haklarını yukarıda da açıklamaya çalıştığımız üzere açıkça ihlal etmektedir. Nitekim en büyük uluslararası mekanizma olan BM tavsiye/uyarı/kınama gibi kararlarının yanında sürece yalnızca tarafları müzakereye davet ederek müdahil olmuştur. Oysaki BM soruna tarafları uzlaşmaya davet ederek dâhil olmamalı, gerektiğinde yaptırım uygulayabilecek şekilde sürece daha etkin olarak katılmalıdır. Kısacası sorunun adil bir şekilde çözümü, BM tarafından alınan onlarca kararın, sorunun çözümü hakkında karar almaktan ziyade bu kararları uygulamayı mümkün kılmakta yatmaktadır.

Bu minvalde, İsrail’in BM’nin karar alıcı mekanizmalarındaki, özellikle yakın müttefiki ABD’nin konseydeki veto yetkisi ayrıca İsrail’in dış politikadaki güçlü lobicilik faaliyeti neticesinde oluşan güçlü konumu nedeniyle aleyhine bir müdahale ya da önlemin alınması zor olmaktadır. Fakat uluslararası yargı mekanizmaları bahsinde açıkladığımız üzere imkânsız kılmamaktadır. Nitekim İsrail’in eylemlerinin açıkça suç teşkil ettiğinin kabulü ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi bağımsız yargı mekanizmalarının varlığı kısmen ümit vaat etmektedir. Pek tabii bu ümidin uygulamaya sokulabilmesi için uluslararası sistemin devletler tarafından çalıştırılması gereklidir. Örneğin İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği üye devletleri bu konuda öncü olabilirler. Elbette devletleri temsil eden örgütlerin başta BM olmak üzere her milletin, devletin, menfaati için hak, hukuk, adalet, eşitlik bağlamında özellikle 5 daimi üyenin veto kısmı ele alınarak revize edilmesi kaçınılmazdır.

 

[1] Şenol, Cem, AİHS Hükümleri Ve AİHM Kararlarının Devletlerin Egemenlikleri Üzerindeki Etkisi, Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, Sf. 259 vd. / Ayrıca Bkz. AİHS madde 34.

[2] Bilir, Faruk, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yapısı Ve 14 Nolu Protokol, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2006, Sf. 135 vd.

[3] BM anlaşması madde 93 vd.

[4] UAD statüsünün tamamı için bkz. https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093041bm_02.pdf

[5] 1948 ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi madde. 9

[6] Detaylı bilgi için bkz: Değer, Ozan, Soykırım Suçu ve Devletin Sorumluluğu: Uluslararası Adalet Divanı’nın Bosna-Hersek, Sırbistan-Karadağ Kararı, Uluslararası İlişkiler,  2009, Sf. 61-95

[7] https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/SayfaDokuman/2212020141836bm_01.pdf

[8] Roma Statüsü için bkz: https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf02/belge_cezadivani_b1.pdf

[9] Önok, Murat, Tarihi Perspektifleriyle Uluslararası Ceza Divanı , 2003, Turhan Kitabevi, sh.35.  

[10] Roma Statüsü Madde 5

[11] Roma Statüsü Madde 25