İsmail Mansur Özdemir


İstanbul Sözleşmesi; Milli ve Dini Müktesebatımızla Kavgalı Iskalanmış Küresel Bir Operasyondur

13 Mayıs 2020 04:45

Uzun zamandır toplumun tüm kesimlerinde tartışma konusu olan İstanbul Sözleşmesi, ülkemizce kabul edilen uluslararası sözleşmeler içinde en tartışmalı metinlerden biri olmuştur. Bu sözleşme şekil ve esas açısından neden bu kadar tartışıldı konusunu uzun zamandır irdelemek istiyordum bugüne nasip oldu. Öncelikle İstanbul Sözleşmesinin ne olduğu ve hangi amaçla kabul edildiği hususunda biraz bilgi vermek gerekiyor.

İstanbul Sözleşme’sinin Teşekkül Süreci

İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 tarihinde Dış İşleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu tarafından imzalanan bir metin. Bu metnin gerektirdiği süreç ve taahhütlerin tamamlanmasının ardından 11.11.2011 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından imza altına alınarak yasallaşmıştır. Metin Dış İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanarak bağlayıcı bir metin hüviyeti ile TBMM’ne havale edilmiştir. Metnin ilgili bakanlıklar, uzman heyetler tarafından yeterince müzakere edilerek ve ayrıca toplumsal boyutları hasebiyle, toplumsal yapılar ve sivil toplum kuruluşlarınca da muhakeme edilmiş olduğunu varsayıyoruz. Fakat görünen o ki, bugün bu kadar yoğun toplumsal muhalefet gösterilen metin o gün yeterince güçlü bir toplumsal mutabakat almış olsaydı ve toplumun farklı kesimlerince ortak bir süzgeçten geçmiş olsaydı bugün bu kadar tartışılır olmayacaktı. Anlaşılan o ki, Dışişleri Bakanı tarafından imza koyulan ve herhangi bir uluslararası metin olarak havale edilen metin taraflarınca uyumluluk süzgecinden geçmemiş gibi görünüyor. Hâlbuki uluslararası kurumlarca hazırlanmış bir metnin bu kadar hacimli etkileri öngörülerek imzalanması aşamasında yoğun müzakeresinin yapılarak küresel etkilerinin filtrelenmesi beklenirdi. Fakat bu süreçte herhangi bir çalışma yeterince yapılmadan imzalandığından içi hukuk metinlerine ve politikalara bu haliyle esas olmuş gibi gözüküyor. Hâlbuki ülkelerin imza atacakları metinlerle ilgili ihtisas kurumları marifetiyle tartışmaya açma ve kanaatlerini ortaya koyma hakları bakidir. Sözleşmenin oldukça insani ve küresel bir sorun olan kadına şiddetle mücadele gibi makul ve haklı bir olgu temelinde var olması sözleşmenin satır aralarında ne türde handikaplar olup olmadığını sorgulama güdüsünü harekete geçirmemiş gözüküyor ve böylece metnin içinde dikkat çeken ve yeni modern bir paradigmayı dayatan cümle araları es geçilmiştir. Bugünde metnin tartışılan kısmı kadına şiddetle mücadele olgusu değil bu satır aralarında var olan sorunlu, problemli kavram, olgu, vurgu ve gizli amaçlardır. Bu yazıda bu kavramlar ve olgular ele alınmaya ve yaklaşık dokuz yıllık sürecin bir muhasebesi yapılmaya çalışılacaktır. Hukuki ve idari boyutları mahfuz kalmakla birlikte sosyolojik, kültürel ve psikososyal etkileri konuşulmaya çalışılacaktır.

Kadına Yönelik Her Türlü Şiddet İlahi Emre Muhalefettir

Şiddet insanoğlunun yapısal ve evrensel sorunlarından biridir. İlk şiddetin sahibi olan Kabil’in Habil’e ezası insanlığın ilk lanetidir. Şiddetin her türlüsü Allah tarafından da insanlar tarafından lanetlenirken özellikle çağları aşan bir şiddet türü daha da rahatsız edicidir. Hz. Âdeme dost ve yoldaş olarak yaratılmış olan Hz. Havva kâinatın ilk âdemi annesidir. Ondan doğan çocuklar sayesinde insanlık yeryüzünün farklı noktalarına yayılmıştır. Zamanla Ahdi Sadık’a isyan eden insanoğlu her alanda aşırılık yapmış ve yarattığı zulmün içinde boğulmuştur. Hz. Allah insanlığı bu günah ve zulüm girdabından peygamberleri vasıtasıyla kurtarmıştır. Her peygamberin ümmetine ilk ve önemli tavsiyelerinden biri de zulüm ve şiddetten imtina etmek olmuştur. Bir zulüm ve şiddet biçimi olarak kadına yönelik şiddet ve ezada insanoğlunun aşırılıklarından biri olarak her zaman Allah tarafından peygamberleri vasıtasıyla haram kılınmıştır. Hz. Peygamberin geldiği cahiliye toplumun en belirgin cehalet uygulamaları kız çocuklarını katletmeleri ve kadınlarını itibarsızlaştırmaları, köleleştirmeleri, hiçleştirmeleri ve şiddet uygulamaları olmuştur. Allah Resulünün ayaklarının altına aldığı ilk zulüm ve günahlardan biri kız çocuklarının katledilmesi ve kadınlara yönelik şiddettir. O halde İlahi her yasa kadına yönelik şiddeti yasaklar ve haram kılar.

Bir Toplumun İfsadının Ölçüsü Kadınlarına Muamelesinde Gizlidir

Kâinatta her bozulan nizamın yansıması da kadının toplumsal yaşamda istismar edilmesi, örselenmesi ve ezilmesidir. Kontrolü kaybeden her toplumda kadın metalaşarak örselenir. Bu örselenme her kültürde aynı olmak durumunda da değildir. Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında kadının örselenme biçimi farklı farklıdır. Doğuda, batıda, güney ve kuzey ülkelerinde kadın örselenmektedir. Kapitalizmin merkezi olan ülkelerde metalaşan kadın, nefsin bir oyuncağı olarak örselenirken, cinsel bir meta olarak bayağılaştırılırken Dünya Savaşlarında, Batı Dünyasında tecavüze uğrayan kadınların sayısı milyonlara ulaşmıştır. Batı’nın işgal ettiği ülkelerde bir savaş aygıtı olarak kullandığı yöntem tecavüzdür. Dünya savaşları sonrasında kurulan küresel organizasyon ve ahdi kurumların yasal ve vicdani oluşumları yeterli olmamış olacak ki, Batı’da ortaya çıkan ilk savaşta Bosna’da tecavüz ve kadına yönelik zulüm ve katliamlar bir savaş enstrümanı olarak Sırp Çetnikler ve onların arkasındaki güçler tarafından kullanılmıştır. Bugün Batı dünyasında ve onun sömürge bölgelerinde alçakça bir kapitalist sektörel varlık alanı olarak pornografide kadına yönelik bir şiddet türüdür. Çocuk cinselliği ve benzeri sapkınlıklarda bu işin tahammülü zor sapkın halleri olarak Batı toplumlarında serbest bir durum olarak yayılmış ve kadına yönelik sefil bir şiddet halidir.

Kadına Yönelik Zulüm ve Şiddet Allah’ın Nizamını İle Savaştır

‘Kadının Örselendiği Her Toplum Batıldır’

Doğu toplumlarında da cahillik ve vicdani esasların örselenmesi ile kadının yaşamdaki yeri sınırlandırılmış, toplumsal katılım ve üretim çeşitliliğinden çekilen kadın aile içi ve dışı şiddetin bir öğesi haline gelmiştir. Hiçbir örfi açıklama kadına yönelik şiddetin izahı olamaz. Kuran’ın ve İslam’ın izzetli bir muhatabı olarak kadın, erkek egemen bir baskının kölesi olamaz zira bizzat Hz. Allah’ın muhatabıdır. Hz. Allah’ın muhatabı olan kadını ikincil bir hale getirmek ya da şiddetin muhatabı haline getirmek asla kabul edilmeyecek bir durumdur.

Hikmetin kaynağı ve irfani olanla bağı kopan her toplum cehuldur. Cahil olan her toplum yanlış yapar ve günah işler. Bu günahlardan onları kurtaracak yegâne ölçü hikmet ve Kuran’dır. Bugün bozulan her toplum Allah ile bağını kopardığı ve ilahi ölçüye muarız kaldığı için bozulmuştur. Bunun yerine konulan her ölçü eksik ve batıl olur. Kadının toplumsal yaşamdan dışlandığı, niteliksiz hale getirildiği, eğitim ve katılımın dışına itildiği, şiddet ve örselenmenin muhatabı kılındığı her düzen batıldır.

Ülkemizdeki Manzara….

Ülkemizde de bir zamandır ailenin fonksiyonel olarak hırpalanması, toplumsal çözülmenin etkisi ile aile ve özellikle bir kadın krizi olduğu ortadadır. Tüm dünya’ da var olan ve yukarıda ifade ettiğimiz kadın krizine ek olarak erkek egemen bir dilin yaygınlaştığı ve kadına yönelik şiddetin arttığı bilinmektedir. Birbiri ile sarmal bir düzen içinde olan kadın sorunu aslında erkek sorunudur. Erkek ve kadından müteşekkil olan toplum ve toplumsal yapılarda bir zamandır kriz vardır. Dini, örfi ve irfani olanın terkedilmesi ya da irfani özünü kaybeden örfün dayatılması ile derin bir kriz ortaya çıkmıştır. Bu sürecin ortaya çıkmasında örf ve din ile kavgalı maarif kültürünün de etkili olduğunu ifade etmek gereklidir. Örfi ve dini alana göre seküler bir formda konumlanan Milli Eğitim’in özellikle ideolojik amaçlarla yapılanması, toplumsal değerlerle kavgalı bir görüntü vermesi de ülkemizde ki kadınlarımızın eğitim hayatından kopmasına sebep olmuştur. Başörtüsü sorunu, İmam Hatip Okullarına yönelik kısıtlamalar, dini eğitimi ile akademik eğitimin bir bütünlük içinde yapılandırılamaması, rejimin din eğitimine mesafeli duruşu kadınımızın eğitim almasına mani olmuş ve ülkemiz kadını gelişimini tamamlayamamıştır. İrfani ve akademik eğitimini yeterince alamayan kadınımızın temsil kalitesinin düşmesi tüm hayatı olumsuz etkilemiştir. Bugün içine girdiğimiz derin girdap eğitim ve gelişimin temel odağını oluşturan irfani, dini, akademik ve örfi eğitimin tevhit edilememesidir. Tevhidi Tedrisat irfani ve akademik olanı tevhit edememiştir. Bugün bu sürecin en önemli çıktısı kalitesi noksan erkek ve kadın sorunudur. Bu boyutuyla ülkemizde bir kadın ve kadına şiddet sorunu değil bir insan sorunu vardır. Tüm dünyada yaşanan krize ek olarak mahalli sorunlarımızın olduğu kesindir. Uzun bir zamandır sinyal veren bu sorunla mücadele milli bir mücadele olmalıdır. Dinamikleri yerelde, katılımlı ve çoklu boyutları olan bir mücadeleye ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde İstanbul Sözleşmesi küresel bir rüzgarın etkisi ile adeta kucağımıza düşmüştür.

İstanbul Sözleşmesi ‘Bölen, Ayrıştıran ve Parçalayan Bir Metin’

İstanbul sözleşmesi bizim ülkemizde de var olan bir yapısal sorun olarak Kadına Şiddet konusuna yönelik bir metin görünümündedir. Bu konuda yaşadığımız sorunların ve küresel propagandanın da etkisi ile Dış İşleri Bakanlığı tarafından imzalanan bir metin olarak ülkemiz kurumlarının ve politika yapıcılarının önüne olmuş bitmiş bir metin olarak sunulmuştur. Etrafında ortaya çıkan tartışmalar ve cümle arasındaki boşluklarla ve toplum olarak hazır olmadığımız ve tolere edemeyeceğimiz boyutları sıkıntılı bir metin olduğu ortadadır. Örfi, toplumsal uyumu ve ontolojik uyumu göz ardı edilerek hazırlanmış metin birbiri ile yakın ilişki içinde olan kavram ve olguları parçalayarak ele alan, çözüme yöneldiği iddiasının yanında bölen, ayrıştıran ve parçalayan bir metindir.

İstanbul sözleşmesi 81 maddelik uluslararası bir metindir. Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan metin Bakanlar Kurulu kararı ile imzalanarak milli bir çerçeve metin haline getirilmiştir. Kadına Şiddete yönelik çok boyutlu bir kavramsal alan, tanımlama ve politika ve operasyon süreçlerini içermektedir. Metin bir ideolojik, kültürel, hukuki paradigma metnidir. Batı toplumsal kodlarında hazırlanmış ve buyurgan bir üslupla dayatılmış bir metindir. Kullanılan kavramlardan bu anlaşılmaktadır.

İstanbul sözleşmesine yönelik temel eleştirilerimiz şunlardır.

Sözleşme uluslararası bir metin olarak Dışişleri Bakanlığı tarafından imza altına alınmıştır. Bu süreçte metne yönelik katkı yapılıp yapılmadığı, şerh konup konmadığı yönünde bir bilgi yoktur. Yurt dışı kaynaklı bir metin olarak imal aşamasında tartışılarak kabul edilebilir evrensel ve milli kriterlere uygun hale getirilmesi gerekli olan metnin dayatılmış ya da yeterince çalışılmamış bir metin görüntüsü mevcuttur.

Metin Batılı kültürel kodlar taşımaktadır. Kadına Şiddet gibi hiç kimsenin itiraz edemeyeceği tematik bir odağın içine ustaca yerleştirilmiştir. Batı’da niteliğini yitiren aile, dayanışma, örfi ve aile içi sorumluluklar gibi temel boyutlar görmezden gelinmiştir.

Kadına Şiddet kavramsallaştırmasında erkek mutlak suçlu hale getirilmiştir. Şiddetin kaynağı ve çözümüne yönelik yaklaşım bütüncül değildir. Kompleks, erkeği ve kadını birlikte ele alan yaklaşım terkedilmiştir.

Kadına Şiddet konusu ele alınırken aile görmezden gelinerek aileyi yüceltmeye yönelik bir dil tercih edilmeyerek kadın yalnızlaştırılmıştır.

Batı dünyasında Kapitalizmin ve onun ideolojik kardeşi Sosyalizmin insan hikâyesi oldukça kriminal bir görünümdedir. Kapitalist üretim döngüsünün en büyük mağduru kadınlar olmuştur. İngiliz ve Fransız fabrikalarında kuralsız ve sınırsızca çalıştırılan Batı Kadını eşit işe eşit maaş mücadelesi neticesinde ideolojik bir söylem olarak feminizmi var etmiştir. Yükselen burjuva sınıfının fabrika ve yaşamda ki kölesi kadınlar ne kadar çözümü devrimde bulsalar da kolhozlarda ve komünlerde işçi olarak daha trajik bir sona savrulmuşlardır. Bu metni kaleme alan Batı toplumlarının zihinsel altlığı ve psikanalitiği bu şekilde sorunludur. Tüm Dünya’yı kendisi gibi algılayan batı yaklaşımının kadın konusundaki önerileri sorunludur.

Seküler ve profan bir dönüşümden geçen Batı düşüncesi insana tüm boyutları ile seküler bir formda bakmakta ve irfani ve dini olan hiçbir kurum ve yapıyı önemsememektedir. Bu metinde de örfi ve dini alanların sürekli olarak örselendiği bir yaygın dil kendini hissettirmektedir.

Bu metnin kasıt içeren bir küresel boyut taşıdığı gerçeği de yabana atılmamalıdır. Şu ana kadar ki yaklaşımlarımız metnin kasıtsız hatalarına yöneliktir. Metnin ülkemiz başta olmak üzere tüm dindar ülkelerdeki kadın ve erkek ilişkisini Kadına Şiddet kamuflajı ile bozmayı hedeflediği gerçeği de bir kenarda tutulmalıdır.

Metne imza atan ülkeler dikkatle incelendiğinde AB Konseyinde bulunan bazı ülkelerin imzalarının eksik olduğu görülecektir. AB ülkelerinin tamamı bu metne niçin imza atmamıştır, özellikle dindarlığı (Vatikan, Slav kiliseleri vs.) ile öne çıkan bazı ülkelerin imzaları niçin yoktur.

Metnin Kadına Şiddet meselesini dar boyutu ile ele aldığı görülmektedir. Özellikle kavramsal olarak imza altına alınan bazı ifadelerin içini doldurmak oldukça zor görünmektedir. Yasalarımız, din ve örfümüze uygun olmayan evlilik dışı partnerlik gibi ne olduğu bilinmeyen bir kavram hukukileştirilerek milli mevzuata sokulmuştur.

Metnin içinde yer alan ve oldukça geniş bir anlam içeren fıtrat, yaradılış ve insani sınırları zorlayan ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ kavramını hukukileştirmiştir. Özellikle bu kavram etrafında ortaya çıkan yeni politik, toplumsal uygulamalar şimdiden önemli sorunların kaynağı olmaktadır. Yaradılış ve fıtrat kökenli cinsel kimliğin tartışmaya açılması ve üçüncü cinsel tercihi ve cinsiyet kimliğindeki sapmaları meşru gören bir yaklaşım bu kavramla legal hale gelmiştir.

İstanbul Sözleşmesi TCE ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ Kavramını Kamufle ederek Hukuki Meşruiyet Kazandırmaktadır

Belli çevreler cinsiyeti ikiye ayırmaktadırlar. Onlara göre bir doğuştan getirdiğimiz biyolojik cinsiyet (sex) bir de sonradan kazandığımız cinsiyet vardır. Sonradan kazanılan cinsiyete toplumsal cinsiyet (gender) denilmektedir. Kadınla erkeğin rol ve davranışlarının sebebi fıtri ve doğuştan değildir. Yaradılış formu ve fıtrat, insanın cinsiyet kimliği üzerinde etkili ve belirleyici değildir şeklinde bir yaklaşım radikal feministler eliyle dayatılmaktadır. Bu nedenle kadınlık ve erkeklik davranışları yeniden kurgulanıp değiştirilebilir. Kadınlara bugün bildiğimiz geleneksel anlamdaki erkeklik rolleri, erkeklere de kadınlık rolleri yüklenebilir, şeklinde bir yaklaşım vardır. Bu yaklaşım kısaca ‘ Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ olarak tanımlanmaktadır.

Ayrımcılık TCE yaklaşımını benimseyen yapıların en fazla kullandıkları gerekçedir. Fakat ayrımcılık kavramını kullanırken dini ve örfi bağlam düşmanlaştırılarak kurgulanırken modern kapitalist hayatın var ettiği ayrımcı dinamikler görmezden gelinmektedir. Fıtrat ve yaradılış özelliklerinden kaynaklanan roller ve ilahi ölçüler ayrımcılığın kaynağı gibi takdim edilerek kadınların ayrımcılık temelindeki isyan ve itirazları ustaca manevi ve ilahi alana doğru tevcih edilmektedir. Aslına bakılırsa feminizmin ustaca kamufle ettiği bir durum olarak ayrımcılık üzerinden kadın zihni bir isyana teşvik edilmektedir. Bu ayrımcılığa yönelik küresel tarihsel serüven hiç gündeme getirilmemekte sınırsız özgürlük gibi altmışlı yıllardan kalmış anarşist form insan yaşamına tekrar dayatılmaktadır. Tekil bir yaşam formu ve sınırsız özgürlük skalası Kadına Şiddet olgusu ile kamufle edilerek insanoğlunun evrensel fıtri yolculuğu hedef alınmaktadır. Bu süreç bir anomi ve kuralsızlık hali ile insanın fizik ve ruh bütünlüğünü bozmaya yönelik materyalist bir hücumdur.

TCE ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ‘ söylemi İstanbul Sözleşmesi metni ile hukuki bir boyut kazanmıştır. Tüm üretim tüketim döngüsü, reklam sektörü bu yaklaşım üzerinden insanımız yoğun bir propagandaya muhatap etmiştir. Yaşam bütünlüğü içinde paylaşılan tüm roller tartışmaya açılmış ve erkeğin çocuk doğurmasının imkânı bile araştırma konusunu olmuştur. Kadınların erkeklerin yaptıklarının tümünü yapabileceklerinin ispatına yönelik anlaşılması mümkün olmayan bir rekabet kızıştırılmaktadır. Kadınlarımız bu anlamsız rekabetin içinde heba olup gitmekte ve derin kimlik krizi yaşayan gençlerimiz karşı cins düşmanlığı üzerinden derin kaosların içine girmektedir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği meselesinin beslediği bir başka tartışma cinsiyet kimliği sorunu yaşayan kitlelerde artış ve homoseksüel tipolojinin bu tartışma temelinde masumlaştırılmasıdır. Yakın zamanda ilahi kitabın bu konudaki yaklaşımını paylaştığı için Diyanet İşleri Başkanımızın tartışmaya açılması konusundaki cesareti hukuki olarak İstanbul Sözleşmesi sağlamaktadır. İstanbul Sözleşmesi içindeki TCE kavramı bu metnin içine ustaca yerleştirilmiş bir kavramdır. Metnin tümünü zehirleyen bir kavram olarak bugün maalesef oldukça meşru bir kavram durumundadır.

TCE kavramını savunucuları, ayrımcılığın temel kaynağı olarak dini görmektedir. Din ve İlahi kitaplar kadın ve erkeğe roller, sınırlılıklar ve vazifeler tanımlamaktadır ve bu boyutuyla ayrımcılığın temel kaynağıdır. Kadına Şiddet üzerinden kategorik tasnifler yapan İstanbul Sözleşmesi TCE tarafından düşman ilan edilen dini, irfani alanı Kadın Şiddetinin müsebbibi olarak görmektedir. TCE kavramsallaştırmasının olduğu yerde din ve irfaniliği aynı anda olması mümkün değildir.

TCE’nin kavgalı olduğu kurumlardan birisi de ailedir. Çünkü aile, onlara göre erkek egemen kültürün devamını sağlayan ataerkil bir kurumdur. Erkeğin ve kadının fiziki ve sosyal rollerinden teşekkül eden aile kadınlık ve erkeklik rollerini beslemekte ve ayrıca yeni roller bahşetmektedir. Burada sosyalizmin ve kapitalizmin de aile ile olan kavgalı yapısı hatırlanmalıdır. Aile ilahi tüm kitapların ve dinlerin insanın fıtrat düzenini, ahenkli ve mutedil yaşamının devamını gördükleri bir yapıdır. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği yaklaşımı aileyi bu özellikleri sebebiyle şiddetin yapısal kaynağı olarak ele almaktadır. İstanbul Sözleşmesi’ de buradan mülhem olarak şiddetin ortadan kalkmasına yönelik öneri ve modellerinde aileyi bir çözüm noktası olarak görmemektedir. Kadına Şiddet olgusunda kadını yalnızlaştırarak ve kadın dışındaki herkesi şiddetin kaynağı görerek öneriler ortaya koymaktadır.

İstanbul Sözleşmesi’nin en tartışmalı alanlarından biri erkeği dışarda bırakan ve şiddetin mutlak kaynağı gören bir yaklaşımı dayatmasıdır. Kadına şiddet, erkekten olabileceği gibi kadından kadına doğruda olabilir. Şiddet bütüncül bir olgu olarak ele alınmalıdır. Erkeği dışarıda bırakan, onu potansiyel suçlu olarak ele alan yaklaşım çözüm yerine yeni krizlerin kaynağı olacaktır. Unutulmaması gereken bir nokta şiddetin bir sonuç olduğudur. Şiddeti ortadan kaldırmak ancak şiddeti var eden süreçleri ve unsurları ortadan kaldırmakla mümkün olacaktır. Erkeği potansiyel şiddet kaynağı olarak ele alan yaklaşım ve uygulamalar netice vermeyecektir. Bugün ülkemizde var ettiğimiz hukuki uygulamalar ve sosyal politika uygulamaları erkeği şiddetin potansiyel kaynağı olarak görerek stigmatize ‘damgalamakta’ etmektedir. Güvenlik müdahaleleri ile sosyal politika uygulamalarını determinist bir bütünlük içinde birlikte ele almayıp erkeği potansiyel şiddet kaynağı olarak gören yaklaşım netice vermediği gibi şiddetin biçimini değiştirmektedir.

Sonuç Yerine….

Ülkemizde yaşanan her türlü sorunun mahalli kaynakları bir bütünlük içinde aranmalıdır. Sahip olduğumuz dini, örfi, hukuki kaynak ve imkânlar bir sentez bütünlüğü içinde seferber edilmelidir. Din, örf ve aile milletimizin sahip olduğu en güçlü toplumsal kurumlardır. Şiddet dâhil her türlü toplumsal sorunlarımızda bu üç kurum en kritik katkıları sunacaktır. Bu öğeleri içermeyen İstanbul Sözleşmesi bizim için uygun bir politik metin değildir. Yarattığı travmalar, paradigmatik ve ideolojik handikapları yanında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği olarak dayattığı modelle bir yıkım projesidir.

Ülkemizde aile temelli problemlerin olduğu, aile’ de yapısal ve sosyolojik bir hırpalanma ve kurumsal çözülme olduğu ortadadır. Bu durum küresel kapitalist etkiler yanında ülkemizin sosyo ekonomik şartları, göç ve değişen sosyal dinamiklerle izah edilebilir. Aile krizinin en görünür boyutlarından biri kadına şiddet olgusudur. Belirgin düzeyde görünür hale gelen bu konuyu milli bir mesele olarak algılayıp yüzleşme sürecini geciktirdiğimiz için illetli bir durum olmasına rağmen İstanbul Sözleşmesi bu boşluğu akıllı ve stratejik bir adımla doldurmuştur. Yukarıda uzun uzun anlattığımız riskler temelinde İstanbul Sözleşmesi milletimize fayda sağlamayacağı için tüm tarafların içinde olduğu bir milli mutabakat metni kaleme alınmalıdır. İstanbul Sözleşmesinin batıl ve insanlık için tehdit taşıyan bir metin olduğunu ancak insan doğasına uygun, ilahi yasalarla uyumlu bir model çalışma ile ortaya koyabiliriz. Şu hali ile ilmi ve fıtri bağlamda bir metin oluşturulmamıştır. Ülkemizin önemli düşünce kuruluşlarından biri olarak ESAM tarafından yapılacak Milli Aile Konferansı ve Kadına Şiddetin Önlenmesinde İlahi Yaklaşım temalı etkili bir çalışma ve hazırlanacak çok boyutlu eylem planı ve ilkeler listesi süreci rahatlatacaktır. Bu çalışma öncesinde dokuz yıllık sosyal maliyetlerin ampirik ve yaygın bir çalışma ile tespiti de meseleye doğrudan nüfuz etme imkanını bahşedecektir. İstanbul Sözleşmesi’nin yarattığı tahribatla en etkin mücadele çok daha iyisini ortaya koymak olmalıdır.