İsmail Mansur Özdemir


Doğu Türkistan Bizim Neyimiz Olur Türkiye-Çin İlişkileri ve Doğu Türkistan Meselesi

15 Şubat 2020 14:37

Heybetli sıra dağların arasındaki Doğu Türkistan bizim neyimiz olur? Belirsizlikler ve ilgisizlikler arasında dilimize pelesenk edip te aynı zamanda hiçbir önerimiz olmayan Doğu Türkistan ile ilişkimiz nedir?

Son dönemde tahammül sınırlarını zorlayan Çin zulmü karşısında sınırlı toplumsal olaylar hariç, sonuç odaklı hiçbir vaziyet alamayışımızın konjonktürel, siyasal ve diplomatik sebeplerini bir zamandır düşünüp duruyorum. Kan, can ve itikat bağı ile sımsıkı bağlı olduğumuz atamız yurdu olan bir coğrafya konusunda niçin fısıltı ile konuşmak zorunda kaldığımızı yüksek bir nida ile haykırmak istiyorum.

İstanbul’da sıklıkla ziyaret ettiğim bir mekan var, adı Özbekler Tekkesi. Tarih içinde fazlaca fonksiyon üstlenmiş ve üzerine çok az yazılıp konuşulan bir mekân. Üsküdar’da denize nazır bu mekânın hemen yanındaki kabir size adeta bir gayrı resmi tarih sunuyor. Teşkilat-ı Mahsusa’nın en müstesna isimleri ve isimsiz kahramanları dergâhın hemen dibine kıvrılmış yatıyorlar. Rengârenk insan çeşitliliği içinde Akif ve Kuşçubaşı Eşref’in dostu Zenci Musa sizi hemen giriş kapısında karşılıyor. Kabirde ilerledikçe farklı coğrafyalardan başkaca isimlerle de temas ediyorsunuz. Evet Özbekler tekkesi Balkanlardan Buhara’ya kadar Kırım’dan Harar’a ve Dımeşk’e gayrı resmi tarihin bir külliyatıdır. En müstesna yeri de Doğu Türkistanlı kahramanlara ayrılmıştır. Buhara İslam Devlet Başbakanı, Şarki Türkistan İslam Devleti Emiri gibi isimleri okuduğunuz bu şahane tarih mekânı size aslında Doğu Türkistan’ın sizin neyiniz olduğu konusundaki cevabı veriyor. Aslında bu soruyu bugünkü tutarsız sakinliğimiz ve ilgisizliğimizin ironik bir isyanı olarak sorduğumdan cevabı kronolojik olarak anlamaya çalışalım.

Osmanlı diplomasi tarihi açısından ilk temasın 1865 yılında Kaşgariye Devletini kurarak siyasi birliği temin eden Yakup Han tarafından sağlandığını biliyoruz. Yakup Han  1873’te Osmanlı Sultanı Abdülaziz’e oğlu Seyyid Yakup Han Töre’yi göndererek “Kaşgariye Devleti’ni’’ tanımasını ve biatını kabul etmesini rica etmiştir. Sultan Abdülaziz bu isteğe olumlu cevap vermiş ve kendisine bir miktar silah ve teçhizatın yanı sıra askeri alanda uzman kişilerden oluşan bir heyet göndermiştir. Bundan sonra Kaşgar’ da hutbeler Osmanlı padişahı adına okutulmuş ve sikkeler yine padişah adına bastırılmıştır. Bu ilişki biçimi güçlü bir diplomatik bağın ötesini ifade eder. Bugün tüm Doğu Türkistan bağımsızlık teşekkülleri Yakup Han dönemini referans almakta; Osmanlı ve Türkiye ile bağını bu biat’a yaslamaktadır. Süreç Osmanlı’nın iç karışıklıklarına tekabül etmesi sebebiyle Teşkilat-ı mahsusa gayreti ile devam etsede yapısal katkıların ve hamilik ilişkisinin gerektirdiği temaslar sağlanamamıştır.

İttihat ve Terakki Yönetimi döneminde milliyetçi fikirlerin güçlenmesi amacıyla; Habibzade Ahmet Kemal İlkul, Hüseyin Emrullah,Adil Hikmet gibi Teşkilat-ı Mahsusa personelinin destek amaçlı olarak bölgeye intikal ettirildiği bilinmektedir. Enver Paşa’nın bizzat koordine ettiği bu süreç kendisinin daha sonra bölgeye intikali ve Basmaçilerle birlikte verdiği bir savaşta şehit olması ile noktalanmıştır. Batı ve Doğu Türkistan’da Ruslarla ve Çinlilerle aynı anda mücadele edilen dönemde Enver Paşa’nın bölgeye intikali dikkatle incelenmelidir. Türk Tarih perspektifi içinde tartışmalı bir aktör olarak Enver Paşa’nın Kafkasya İslam Orduları ve Türkistan mücadelesi takdirle ele alınması gereken tarihi bir kahramanlık hikâyesi olarak Millet tarihimizin müstesna bir noktasıdır. Mektup ve yazışmalarından şehadetinin hemen öncesinde, yaşamına dair önemli sorgular yaptığı ve İttihat-ı İslam gayretini yüceltip, yükselttiği görülecektir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye, Doğu Türkistan konusunda Sovyet Rusya’nın etkisinde kalmıştır. Rusya Doğu Türkistan İslami hareketlerinin Batı Türkistan’da etki yaratması endişesi ile hareket etmiş ve bu konuda Çin ile yakın bir pozisyon tercih etmiştir. Han Çinlilerin askeri kolhozlar olan ‘’ Bingtuan’lara’ yığılması bu dönemdir. Türkistan’daki büyük tahribatın sadece Çin kökenli olduğu zannedilir. Bölge’de Çin, Rus ve İngiltere kaynaklı bir tahribatın olduğu iyice bilinmelidir.

1933-1934 yılları Doğu Türkistan halkları için ok önemli yıllardır. Modern devletlerin teşekkül ettiği bu yıllarda I. Şarki Türkistan İslam Devletinin kuruluşu Mehmet Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin, Mesut Sabri Baykuzu’ nun mücadelesi ile gerçekleşmiştir. Bu yılLardır devam eden büyük gayretin ilahi bir ikramıdır. Modern devletler’in teşekkül ettiği bir dönemde bölgedeki dengelere rağmen bir İslam Devleti Allah’ın lütfu olarak algılanabilir. 1934 yılında Doğu Türkistan’daki mücadele ve devletleşme konusunda Türkiye memnuniyetini ortaya koyarken laiklik vurgusunu da ifade etme ihtiyacı hissetmiştir. Dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras sessiz açıklamasında ırk temelinde kardeşliğimiz olan bir halkın devletleşmesinden memnuniyet duyarken, dini nosyonundan laik temelde hoşnut olunmadığını ifade eden ihtiyatlı ve ötekileştiren bir dil kullanılmıştır. Bu açıklama aslında geriye gidişin ilk sinyalleridir.İkinci dünya savaşının çıkması ile Ruslar bölge’ den çekilmiş bölgeye yeniden Çinliler hâkim olmuşsa da artan zulümler nedeniyle Tanrı Dağları’nda direniş başlamış ve II. Şarki Türkistan İslam devleti 1944’te yeniden kurulmuştur. Ali Han Töre bir Özbek âlim olarak devletin lideridir. Ruslar tarafından alçakça kandırılarak kaçırılmıştır. Oldukça vizyoner bir yönetim kültürü devleti yönetmişlerse de Türkiye Dış Politikasında’ki vizyon sorunları nedeniyle bölge ile herhangi bir etkileşim ortaya konulmamıştır. Doğu Türkistan’ın bugün Çin’i devleştiren alt yapısı ve kaynakları düşünüldüğünde Türkiye’nin vizyonu zayıf diplomat ve siyasetçiler eliyle bu fırsatı her açıdan ıskaladığı görülecektir. Bizzat biat ilişkisi ile kendisini Türkiye’ye bağlayan bir halktan garip korkularla uzak kalmak bugün bile açıklanamayacak bir durumdur.

1949 yılında Çin halk Cumhuriyeti komünist bir misyonla kurulmuş ve Mao’cu Komünizm Ekonomi ve Kültür devrimleri ile kendisi için iktisadi olarak çok değerli olan Doğu Türkistan’ı tam bir zulüm coğrafyasına dönüştürmüştür. Kültürel ve dini asimilasyon politikaları, işkence ve tutuklamalar başlamıştır. Çin’in artan gücü ve Komünist ittifaklar Doğu Türkistan halkı için büyük zorluklara gebedir. Yakın sınırlar üzerinden başlayan kitlesel göçlerle tüm dünya’ ya dağılmak zorunda kalan Doğu Türkistan halkı göç yollarında büyük kayıplar vermiştir.

1971 yılında muhtıra’nın himayesinde kurulan Nihat Erim Hükümeti döneminde Fransa’da Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Hasan Esat Işık ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin Paris Büyükelçisi Huang-Chen arasında imzalanan bir protokol ile iki ülke diplomatik ilişkileri tesis edilmiştir. Siyasi istikrarın olmadığı, muhtıra kontrolünde Fransa’da yapılan bu ilk anlaşma ile Çin Halk Cumhuriyeti resmen tanınmıştır. Çin açısından fayda sağlayan en kritik madde karşılıklı olarak iç işlerine müdahale edilmemesine yönelik maddedir. Bu Çin için büyük bir kazanımdır, zira Çin için Türkiye’de temasını sağlayacağı bir toplumsal illiyet yoktur. Fakat Türkiye bu talihsiz anlaşma ile Doğu Türkistan halkının tüm meselelerini Çin’in bir iç meselesi olarak kabul etmektedir. Bu anlaşmanın ardından Türkiye ve Çin ilişkileri ekonomik, pragmatik bir zemine kayarak kültürel, milli ve dini bağımız olan Doğu Türkistan halkına kontrollü bir mesafe sürecini başlatmıştır. 1992 yılında Turgut Özal’ın İsa Yusuf Alptekin’i kabul ettiği merasimde bazı sempatik kanaatler ortaya konmuş olsa da 1998 yılında Mesut Yılmaz döneminde Doğu Türkistan halkına ve derneklerine yönelik bir olumsuz dönem başlamıştır. 1998’de Mesut Yılmaz tarafından imzalanan genelge ile Doğu Türkistan bahsi fiilen rafa kalkmış, memurların bu amaçla hiçbir çalışmaya katılmaması emredilmiştir. Ecevit tarafından aynı yıl Pekin’e yapılan ziyarette çok talihsiz açıklamalar yapılmıştır. Ecevit ‘ Sincan’daki Müslümanların durumu ile ilgili olarak Çinlilerin hassasiyetlerinin belirleyici olduğunu ifade etmiştir. Bu iklimin finali ise 19 Nisan 2000’de Türkiye-Çin Ortak Bildirisinin imza altına alınmasıdır. Demirel tarafından imzalanan bildiride ‘insan haklarına, toprak bütünlüğüne, iç işlerine saygı duyulması; küreselleşme ve siyasi çok kutupluluk kapsamında bunalımların engellenmesine katkıda bulunulması; terörizm, ayrılıkçılık ve dinî fanatizme karşı ortak mücadele edilmesi’ karara bağlanmıştır. Bu bağlayıcı metinler Türkiye’yi Doğu Türkistan konusunda hareketsiz bırakmaya yönelik diplomatik prangalar olarak algılanmalıdır. Salt pragmatik ilişki temeline indirgenen Çin- Türkiye ilişkilerinde Doğu Türkistan’a yer yoktur.

11 Eylül sonrasında değişen terör algısı konusunda büyük güçler bir işbirliği içinde hareket etmektedir. Tüm bölgesel ve küresel işgal hamleleri için yeni terör perspektifi bir ön alıcı mekanizma olarak kullanılmaktadır. Çin devleti’ de Doğu Türkistan’daki Müslüman toplum için terör ve terörist yaftalamasını rahatlıkla kullanmaktadır.

Bağlayıcı anlaşmalar, ekonomik pragmatizm ve küresel propaganda oyunları ve Çin asimilasyonu karşısında ezilen bir kardeş halkın derdine derman olamayacak kadar prangalarla kendimizi bağlamış durumdayız. Yaşanan insani dramlar karşısında bile güçlü bir tavır koyamıyoruz.

Mazlum Doğu Türkistan halkına destek ve hami olmak için neyi bekliyoruz. İnsan Hakları ihlalleri konusunda açıklar veren Çin’in bu zulmüne karşı diplomatik ve siyasi tavrımızı koymak tarihin bize yüklediği bir vecibedir. O zaman Doğu Türkistan bizim neyimiz olur sorusuna başı dimdik, Kardeşimizdir!,

DOĞU TÜRKİSTAN BİZİMDİR!!!, diyebiliriz.

(*) Anadolu Gençlik Dergisi Şubat 2020 sayısında yayımlanmıştır