İsmail Mansur Özdemir


Sistem Analizi Çerçevesinde Terör, Terörle Mücadele Küresel Boyut / Milli Hassasiyet - II

24 Aralık 2019 11:00

MODERN DÖNEMLER VE TERÖRÜN KISA TARİHİ; TEŞEKKÜLÜ ve MAHİYETİ & TÜRKİYE’YE YÖNELİK ETKİLERİ

 Terminolojik ve olgusal bütünlüğü sağlamak amacıyla süreci üç dönemsel bağlam içinde ele almak anlamlı olacaktır.

-Birinci Dünya Savaşı ve Ulus Devletler Süreci

-İkinci dünya Savaşı ve Soğuk Savaş Dönemi

-Yakın Tarih ve Terörün Değişen İmajı


a) Birinci Dünya Savaşı ve Ulus Devletler Süreci

Ulus devletlerin teşekkülü dünyanın dört bir tarafında İmparatorluk gövdelerinin yıkılmasına, bölgesel hacimli savaşların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Avrupa bu savaşın en tesirli yaşandığı bölgedir. Birinci Dünya Savaşı ile ete kemiğe bürünen süreç savaş yanında asimetrik savaş uygulamalarının ilk ilkel modellerinin de ortaya çıktığı bir savaştır. Büyük ordulara karşı, bir başka devletin imkân ve kaynakları ile örgütlenmiş küçük yapılar üzerinden başlayan 1. Dünya savaşının ve asimetrik savaş unsurlarının ya da bir başka tabirle ilk terör faaliyetlerinin en önemli muhatabı ve mağduru Osmanlı Devleti olmuştur. Osmanlı devletinin tüm cephelerinde savaş milis gruplar olarak tanımlanacak mahalli unsurlar marifetiyle çıkartılmıştır. Herhangi bir devlet gövdesine ya da hukuki bir statüye sahip olmayan ve tedhiş edici yöntemler kullanan bu yapılar birer terör unsuru olarak tanımlanabilecektir. Balkanlarda, Kafkasya’da ve hatta Arap bölgelerinde çıkartılan tüm isyan ve faaliyetler ardında işgal güçlerinin de destek verdiği terör operasyonları marifetiyle olmuştur. Osmanlı tebaası olarak müreffeh bir yaşam içinde yaşamış ve eğitilmiş unsurların işgal güçlerinin destek ve tahrikleri ile Osmanlıya karşı tedhiş faaliyetlerine giriştikleri bilinen bir tarihi gerçektir. Hatta Gerthrud Bell, Lawrence gibi profesyonel istihbarat unsuları marifetiyle konunun daha karmaşık bir istihbarat mesaisine dönüştüğü de kayıtlarla sabittir. Medine’de Hazreti Peygamberin kabrini ve makamını muhafaza gayreti içinde olan Fahreddin Paşa ve askerleri hangi orduya karşı mücadele etmişlerdir. Bunun yanında Balkanlar bölgesinde de Sırp, Yunan, Bulgar komitacılar marifetiyle Osmanlı topraklarında tedhiş (terör) faaliyetleri yapıldığı ve bu bölgesel isyanlara dışarıdan destek verildiği ortadadır.

Bunun dışında Birinci dünya savaşının yaşandığı pek çok bölgede de bugünkü anlamda terör fiili sayılabilecek nitelikte savaş hukuk kurallarının dışında uygulamalarla karşılaşılmıştır.

Bu sürecin özellikle Anadolu’daki yansıması milletimiz için çok acı bir tecrübedir. Ermeni ve Rum çeteler marifetiyle ortaya konan tedhiş hareketleri coğrafyamızda bilinen en organize terör faaliyetleri olarak tarihimizde ve insanlık tarihinde yer almıştır. Bugün bile bu tarihi gerçeği görmezden gelen Avrupa toplumlarının terör algısı ve terör tarihine yönelik tanımlamaları noksan ve tutarsızdır. Milletimizi sözde soykırım yalanları ile taciz etme çabasının ardındaki tutarsızlık gözlerden uzak tutulmamalıdır. Osmanlı Devleti’nin himayesinde olan tüm bölgelerde tedhiş (terör) marifetiyle kriz oluşturmak ve böylece işgale zemin hazırlamak işgal öncesi bir yöntem olarak bilinen tarihi bir yöntemdir. Modern bir işgal ve savaş yöntemi olarak ikincil unsurlar eliyle terör faaliyetleri ilk olarak bu dönemlerde başlamış olup, terörün en çok mağdur ettiği devlette Osmanlı devleti olmuştur. Bu durum aynı zamanda terörle mücadele konusunda ve terör bilinci konusunda da milletimizi önemli ve özenli bir noktada konumlandırmıştır. Zira terörden çok çekmiş ve çekmekte olan bir ülke ve millet terör konusunda hassastır ve nasıl mücadele edeceğini iyi bilmektedir.

Osmanlı toprağı Filistin ve Kudüs sistematik ve organize terör faaliyetlerinden en fazla mağdur olmuş olan bölgedir. Siyonistler tarafından ele geçirilmesi sürecinde de terör unsurlarının Siyonistler marifetiyle kullanıldığı bilinen bir gerçektir.

Dünya sisteminin son dönemdeki en tutarsız ve asimetrik süreçlerinden biri Siyonizm’in artan gücü, İsrail’in teşekkülü ve Siyonizm’in tüm dünyada artan diasporik hâkimiyetidir. 1875 sonrasında Osmanlı şehirlerinde başlayan sistematik ispiyonaj faaliyetleri Osmanlı devletinin örselenmesini ve güçten düşmesini sağlamaya yöneliktir.

1895 yılında  Siyonizmin ulus devlet modelini ortaya koyduğu Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabı ile Siyonizmi bir ideoloji olarak tanımlayan Theodor Herlz`in öncülüğünde Siyonistler “İsrail Devleti hayali” ile Filistin`e göç ettirilmiştir. Geldikleri topraklarda yeni yerleşim yerleri elde etmeleri için yerli ahalinin göç ettirilmesi ya da katledilmesi gerektiğine inandıkları için çeşitli örgütler kuran Yahudiler hızla terörist faaliyetlere girişmişlerdir. Şüphesiz en önemli terör örgütleri Hagana, Nill, Irgun, Zvai, Leumi, Stern, Balamah ve  Şatiron`dur. Terör yöntemleri ile İsrail devletleşirken  Hagana altmış bin, Balamah beş bin, Irgun beş bin, Şatiron bin ve diğer küçük çaplı örgütler de dört bin militan vererek sözde düzenli ordu kurulmuştur.  İşte İsrail rejimi bu iklimde ve bu nitelikteki insan kaynağı tarafından kurulmuş ve yöneticileri de onların arasından çıkmıştır. Devlet erkinde görev alan isimlerin nerede ise tamamı İsrail’in teşekkül sürecinde görev üstlenen terör örgütlerinin yöneticileridir. Terör belirgin şekilde İsrail’in teşekkülünde bir devletin kuruluş imkanı olarak var olmuş ve adeta meşruiyet kazandırılmıştır. Uluslararası mahkemelerde terör faaliyetleri sebebi ile yargılanmış, ceza almış ve cezası infaz edilmiş bir İsrail devlet adamı bulunmamaktadır.

b) İkinci dünya Savaşı ve Soğuk Savaş Dönemi

İkinci dünya savaşının oluşum sürecinde ve savaşın seyri esnasında da terör faaliyetleri ve terörist unsurlar eliyle süreçler yönetilmiştir. Özellikle Alman SS birimleri vasıtasıyla savaş paramiliter unsurlar vasıtasıyla geniş bir zemine yayılmıştır. Bunun yanında özellikle Alman SS birimlerinin destekleyici terör etkisi bugün bile Hollywood filmleri için ilham kaynağıdır. Savaş tüm insanı unsurların içine katıldığı oldukça hukuksuz bir savaş olmuştur. İnsanlık tarihinin en ilkesiz savaşı olarak’ta tarihe geçen hukuksuz savaş terör faaliyetleri de dahil kazanmak için her yolun mübah olabileceğinin adeta bir tezahürüdür. İnsanlığın tüm boyutları ile kirliliğin zirvesine ulaştığı İkinci Dünya savaşı bugünü de içinde alan kaotik modern dönemlerin başlangıç noktasını oluşturur. İkinci dünya savaşının yarattığı travmadan koca bir Hollywood sinema sektörü doğmuştur. Gerçekten ilham alarak hazırlanan devasa sinema filmleri terör’de dahil kazanmak için insanoğlunun ne çılgınlıklar yapabileceğinin göstergesi olmuştur. İkinci Dünya savaşı modern anlamda kendisinden sonra var olan soğuk savaş iklimini ve soğuk savaşın kıtalar ve milletler aşırı terör iklimin bizzat var edildiği bir ortamdır. İkinci dünya savaşının en trajik olayı ise devlet eliyle yapılan bir büyük katliamdır. ABD Japonya’nın iki şehrine atom bombası atmak suretiyle modern çağların en büyük soykırımını gerçekleştirmiştir. Devlet terörü olarak insanlığın hafızasına kazınan bu olay neticesinde ABD hükümeti doğru dürüst yargılanmamıştır bile. ABD’nin İkinci Dünya Savaşındaki en üst rütbeli deniz subayı olan Amiral William Daniel Leahy atom bombası atıldıktan sonra şöyle bir itirafta bulunmuştur. ‘Şahsi hissiyatım, atom bombası kullanılarak karanlık çağların barbarlarının etik standartlarını benimsedik. Bu şekilde savaşmak bana öğretilmedi. Kadınların ve çocukların öldürüldüğü savaşların kazanılması mümkün değildir. İkinci dünya savaşı bu ve benzeri olaylarla küresel savaşlarda kuralsızlığın imkan eşiğidir.

-Soğuk Savaş Dönemi

Dünya savaşlarının ardından adına soğuk savaş dediğimiz sürekli ve sürdürülen bir savaşın kültürel ve siyasal çatışma ikliminin etkisinde dünya milletleri yaşamaya mahkum edilmiştir. Üçüncü bir taraf olmaya imkan bırakmayan bu durum dünyanın pek çok bölgesinde mahalli çatışma ve gerilimleri beslerken, savaş tipolojisinde alışılagelmişin dışında yeni modeller ortaya koymuştur. Her an bir savaş iklimi var iken iki büyük gücün siyasal perifelerinde kontrollü gerginlikler ve yeni savaş oyunları ile bu süreç uzun bir zaman sürdürülmüştür. Yumuşak güç unsurları ve yüksek kamu diplomasi uygulamalarının gündemimize girdiği soğuk savaş döneminde her türlü imkan/enstrüman bir savaş aygıtı olarak kullanılabilecektir. ABD ve Rusya’nın liderliğindeki bu yeni savaş oyununa ‘Soğuk Savaş’ denecektir. Ana aktörün ikisi olduğu ama yan aktörler etrafında savaşların bir teatral formda sergilendiği yeni dünya düzeni dünya savaşlarının ardından dünyanın son kalan muvazenesini de bozmuş durumdadır. Tüm toplumlara klasik barış ve savaş hukukunun dışında yöntemler öğreten imoralist (ahlaksız) bir dönem olarak ta tanımlamak mümkündür. Asimetrik savaş dönemi olarak ta tanımlanacak bu dönem devlet aklı ve imkânları ile terör tipi faaliyetlerin geliştiği ve yaygınlaştığı bir dönemdir. Görünürde devletler olmadığı için bağlayıcı bir hukuki sorumluluğu olmayan bu süreç İkinci dünya savaşı ile kontrolden çıkan süreci belirsiz ve çerçevesiz bir savaş iklimi üzerinden bugünlere kadar taşımıştır. Terör tipi faaliyetlerin beslendiği, fonlandığı bir dönemdir. O dönemde tüm dünyaya saçılan gayri meşru kaynak bugünde terörün ana finans kaynağıdır. O yıllarda tüm dünyada hareket eden aktörler bugünün terör hareketlerinin de arkasındadır. Asya ve Ortadoğu’da soğuk savaş döneminde piyasaya arz edilen silahlar hala kullanılmaktadır. Orijini belli ABD ve SSCB yapımı silahlar bugün bile terörün silah kaynağını oluşturmaktadır.  Kısaca bugün tüm insanlığı tehdit eden güncel terör; din ve ideolojik boyutuna bakılmaksızın soğuk savaş ikliminin insanlığa hediyesidir. Zira terör soğuk savaşın bir enstrümanıdır.

Batı dünyasının geçmişten modern çağlara alıp taşıdığı yapısal krizler bulunmaktadır. Bir kan davası olarak sürdürdüğü bu çatışmaların bir tarafında batı dünyası var iken diğer tarafında Müslüman/Türk dünyası bulunmaktadır. Osmanlı bakiyesi balkanlar potansiyel bir gerginlik imkânı alanı olarak sürekli kaynatılmış ve insanlık tarihinin en rezil soykırımı olan Bosna savaşının ortaya çıkması el birliği ile sağlanmıştır. Mahalli etkisinden ziyade küresel etkisi ve yarattığı mesaj nedeniyle Bosna savaşının Sırplar eliyle bir dönem sürdürülmesi için adeta destek verilmiştir. Avrupa’nın kalbinde bir Müslüman toplumun potansiyel varlığı kontrol altına alınmak istercesine savaşın bir süre devamına müsaade edilmiştir. Savaş hesap edilenin dışında ters bir etki yaratmaya yöneldiğinde kritik bir müdahale ortaya konmuştur. Ayni şekilde Balkanlarda Müslüman Arnavut topluma karşıda Kosova’da benzer bir senaryo ortaya konmuşsa da Bosna’dan tecrübeli Balkan halkları bu durumu hızla püskürtmeyi ve varlıklarını idame ettirmeyi başarmışlardır. Aynı türden benzer gerilimlerin Azerbaycan başta olmak üzere Çeçenistan ve Dağıstan’da da ortaya çıktığı bilinmektedir.

Batının Kendi Toplumsalının Yarattığı Terör

Tüm dünyada görmezden gelinemeyecek hacimde bölgesel krizler bulunmaktadır. Ulus devlet serüveninin bir diğer çıktısı olarak savaşlar bölgeselleşmiş, etki ve süreç yönetimi küreselleşmiştir. Dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan savaş adeta sübvanse edilmektedir. Afrika’nın ya da Asya’nın fakir halklarını ucuz yollu silah temini ile bölgesel çatışmalar küresel bir desteğe muhatap olmaktadır.

Bunun yanında batı dünyasının kendi içinde tarihi ve yapısal çatışmaları da yüksek maliyetlerle devam etmiştir. İspanyada ETA ,Galisya, İrlanda’da İRA başta olmak üzere Batının pek çok bölgesinde benzer nitelikli etkisi oldukça büyük çatışmalarda döneme damgasını vurmuştur. Ayrıca bu ve benzeri nitelikli terör örgütleri geniş bir alanda hareket ederek Batı dünyasının içinde büyük korku ve etki yaratmıştır.

O halde dünya savaşlarının ardından soğuk savaşla birlikte küresel yapılar arasındaki savaş ve çatışma biçim ve şekil değiştirerek devam etmiştir. Soğuk savaş olarak tanımlanan bu dönemin ürünü olan terör bir topluluğu ya da devletin gözünü korkutmak ve istediklerini yaptırmak veya caydırmak amacına yönelik yeni bir savaş modeli olarak benimsenmiştir. Yukarıda saydığımız tüm çatışmalarda terör modern ve yaygın bir model olarak kullanılmıştır. Yani terör kavramı büyük güçlerin soğuk savaş ikliminde bir enstrüman olarak belli evrenlerde kullandıkları bir savaş silahıdır. Bunu bazen kendi istihbarat imkânları ile bazen de mahalli imkânlarla kullandıkları bilinen bir gerçektir. Terör faaliyetleri konusunda İRA ve ETA tüm dünyada oldukça hacimli bir etki yaratmıştır. Bugün devam eden terör bu dönemin çıktısı kriz ve çatışma alanlarıdır. Soğuk savaşın kullanıp kenara attığı aktörler savaş ve çatışma istemektedirler. Büyük güçlerin bölgesel savaşları için savaş ve terör ihalesine çıkacak aktörler olarak savaş baronu olmuşlardır. Terör savaşlarının büyük provasının yapıldığı yıllardan bugünlere yöntemler benzer olmakla birlikte, aktörlerde küçük çaplı değişimler olabilecektir.

Dünya savaşları sonrasında Soğuk savaş ikliminde savaşın maliyetlerinden büyük zarar gören dünya milletleri küresel barışı temin edecek anlaşmalar dönemine girmişlerdir. Soğuk savaş, bölgesel terör ve Siyonist terörü görmezden gelinerek teşekkül ettirilen tüm küresel kuruluşların amacı savaşın tarafı olan büyük ülkeleri kollayan, huzur ve refahı garanti altına alan ben ve öteki telakkisi ile hazırlanmış yapılanmalardır. Bu yapılar geçmişe yönelik hiçbir takip ve yargılama yapmadıkları gibi bazı bölgeleri ve süreçleri takip dışı bırakmışlardır. Bunun yanında bazı olgular ve gelişmelerde kapsam ve takip dışı bırakılmıştır. Yukarıda saydığımız tüm küresel terör uygulamaları takip ve kapsam dışı bırakılmıştır. Bazı ülkelerin yumuşak güç uygulamaları, kamu diplomasi faaliyetleri, istihbarat faaliyetleri, yarattığı güvenlik tehdidi ve hatta terör etkisi uyandıran faaliyetleri kapsam dışı bırakılmıştır. Mahalli çatışma alanlarında görünür olmayan ve üçüncü yapılar üzerinden işletilen terör süreçleri kapsam dışı bırakılmıştır. Özellikle ABD tarafından Vietnam, Kamboçya, Kore, Filipinler başta olmak üzere, Ortadoğu ve Afrika’daki faaliyetler kapsam ve takip dışında bırakılmıştır. Bunun yanında Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki potansiyel çatışma alanlarındaki terör faaliyetlerinin faturası asla bu ülkelere çıkartılmamış ve terör faaliyeti kapsamında ele alınmamıştır. İç savaş olarak tanımlanan bu süreçler devlet kaynaklarının kullanıldığı ve profesyonellerin etki ve inhisarında olan terör uygulamaları olarak asla yargı ve takip konusu yapılmamıştır.

Savaşın değişen yüzü olarak terör faaliyetleri yüksek bir bütçeye ve insan kaynağına ihtiyaç duymaktadır. Bu nitelikte bir bütçenin temin edilmesine yönelik büyük küresel bir örgütlenmenin olması gereklidir. Yukarıda saydığımız tüm pratikler küresel terör tecrübesini tüm boyutları ile artırarak bir profesyonelleşme ortaya çıkartmıştır. Terör’ün çerçevesi ve sınırları çizilemez ve kontrol altına alınamaz gizil yapısı ile tüm insanlık için bir tehdit yarattığı ortadadır. Küresel dünyanın görmezden geldiği bu yeni ve gizli savaş çok büyük maliyetler ortaya koymuştur. Terör deneyim ve tecrübe olarak soğuk savaş döneminin hediyesi Batı orijinli bir savaş oyunudur. Hiçbir terör faaliyeti bir devletin güç ve desteği dışında varlığını idame ettiremez. O halde terör kavramının ve terör fiilinin soğuk savaş modeli bir savaş enstrümanı olduğu ve ardında bir devlet imkân ve gücü olmadan idame ettirilemeyeceği gerçeğinin en güçlü şekilde bilinmesi gereklidir.

c) Yakın Tarih ve Terörün Değişen (Tek Tipleşen) İmajı

Soğuk savaş döneminin sonlarına doğru yaşanan en kritik bölgesel savaşlardan biri Afganistan Rus savaşıdır. Savaşın sonunda SSCB’nin büyük bir değişim ve dönüşüm sürecine girdiği hatta bir başka tabirle yıkıldığı bilinen bir gerçektir. SSCB işgaline karşı kadim geçmişe sahip Afganistan halkı haklı ve büyük bir direniş ortaya koymuştur. Bu savaş aynı zamanda çok milletli bir direniş zemini de oluşturmuştur. ABD’nin Rus karşıtı bu savaşa düşmanımın düşmanı mantığıyla müdahale gayreti içinde olduğu da bir gerçektir. Lojistik desteği dışında çok milletli yapıya sızma gerçekleştirdiği ya da belli grupları manipüle etmesi de soğuk savaş şartları içinde mümkündür. Bu müdahale belli çevrelerde savaşı ABD imkanlarının kazandırdığı şeklinde bir algı oluştursa da; kadim ve kardeş Afganlıların bu büyük mücadelesi zaferin izahını yapmak için yeterlidir. Bu savaş tüm dünyada küresel terör algısı açısından bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Ya da aslında yukarıda uzun uzun anlattığımız terörün asıl kaynakları göz ardı edilerek terörün tarihi için Afganistan Rus savaşı bir milat olarak tercih edilmiştir. Bu savaşın ardından İslam dünyasının farklı bölgelerinde ortaya çıkan diğer bölgesel savaşlarda da çok milletli bir direnişin ortaya çıktığı bilinen bir gerçektir. Bu süreçte soğuk savaşın imkân ve kaynakları kullanılarak yeni bir terör evreni ya da tipolojisi mi oluşturulmuştur konusunun dikkatle düşünülmesinde fayda vardır. Afganistan savaşı sonrasında kontrolsüz agresif grupların oluştuğu, manipüle edilmeye oldukça uygun bu grupların bölgesel çatışmalarda boy göstermeye başladıkları da bir gerçektir. Bu yapılar kendiliğinden mi ortaya çıkmıştır? Hangi dinamikler bu süreci beslemiştir? Küresel yapılarla bu marjinal gruplar arasındaki ilişki nedir? Özellikle körfez ülkelerinin bu yapılarla ilişkileri nedir? ABD ve Batı ülkelerinin bu yapılarla ilişkileri var mıdır? Yüksek düzeyli finans desteği nasıl alınmaktadır ve bu kaynak nasıl bu kadar rahat hareket etmektedir? gibi sorular akla gelecektir.

Afganistan savaşının nihayete ermesi ile ağırlıklı olarak İslam dünyası bölgesel nitelikte bir çatışma iklimin içine girmiştir. Ortadoğu’da başlayan kriz adı konulmamış, bölgesel hacimde bir savaştır. Ortadoğu’nun kendine has karakteri nedeniyle İslam dünyası ve Müslümanlar bir savaşın tarafı haline gelmişlerdir. Bölgeye yapılan müdahaleler adeta bölgenin işgali görünümündedir. Kendi despotları ile mücadele ederken birde işgallerle başa çıkmak zorunda kalan Ortadoğu halkları bugün bile devam eden büyük bir şiddet sarmalının içine girmek zorunda kalmışlardır. Bu büyük şiddet sarmalı onlara üç imkânı sunmaktadır. Kuzu kuzu ölmek, hicret etmek ya da mücadele etmek. Mücadele yolunu seçen her Ortadoğu halkı terör yaftasının kolay kurbanı haline gelmektedir. Bu insanlık tarihinin en karmaşık paradoksudur. Bugün Ortadoğu coğrafyasına aitseniz ve Müslümansanız yaşanmışlıklarınızın önemi olmaksızın potansiyel teröristsiniz. Bu dünya sisteminin maliyetlerini göz ardı ettiği bir stigmatizasyon( damgalama) ve sosyal dışlama fiilidir.

ABD’nin bu süreçte üstlendiği kritik bir rol vardır. Afganistan da nispeten sürecin dışında kalan ABD, Ortadoğu’da yaşanan krizin dışında kalmamıştır. Arabulucu bir tanımlamayı tercih eden ABD’nin bölgelere müdahale biçimi işgalci bir görünümde olmuştur. Bu imajın ortadan kaldırılması için propaganda büyük bir profesyonellik içinde yardımcı kuruluşlar marifetiyle tedavüle konmuştur. Haber kanalları, think thank kuruluşları ve özellikle sinema ABD imajı ile birlikte yeni tür bir terör tipi tanımlayacaktır. Bu İslami terördür ve dünya kamuoyuna servis edilmeye başlanmıştır. Ortadoğu’da yaşanan ve yaşatılanlar neticesinde bu prodüksiyona uygun materyalleri bulmak çok zor olmamıştır. Özellikle Hollywod’un bu konuda çok yaratıcı prodüksiyonlar imal ettiği ortadadır. Bu durum gerçek ile sanal ve üretilmiş olanın iç içe geçerek bir belirsizliğe doğru savrulması sonucunu doğurmaktadır. Sinemanın kahramanı gerçek hayatın kahramanları ile yer değiştirmekte, hatta bazen bu imaj yönetimi suçludan kahramanlar çıkartmaktadır. Bir film kahramanı olan Rambo’nun Afganistan’daki maceraları ile sanal bir gerçeklik algısı yaratılmıştır.

Ortadoğu’da yaşanan süreci tamamlayacak bir finale ihtiyaç olduğu bir dönemde çok elim bir olay yaşanmıştır. 11 Eylül saldırısı dönem için önemli bir milat olmuştur. Bu elim olayla birlikte tartışmaya mahal bırakmayacak sertlikte yeni ve güçlü bir tanımlama ortaya çıkmıştır. Yargılama, düşmanın tanımlanması ve devamındaki süreç ABD yönetimi tarafından yapılmıştır. Düşmanın adı konmuştur. Düşman İslami terör ve İslam dünyasıdır. İslam ve terör asla bir arada kullanılacak kavramlar olmamasına rağmen süreç ve sürecin sonunda yaşanan 11 Eylül karşıtı söylemi imkânsız bırakmıştır. Hayır, İslam terör ile anılamaz denememiştir. Bu elim olayın ardından terör bir anlam ve kavram kayması yaşayarak sadece İslami terörü ifade eden bir dönüşüm geçirmiştir. Olayın tüm dünyada yarattığı travmatik etki yüksek bir söylem gücü, propaganda etkisi, olayın göz önündeliği ve devşirilmiş terör unsurları marifetiyle bu durum küresel düzeyde kabul ettirilmiştir.

11 Eylül terör olgusunu kendi tarihsel bağlamından kopararak tek bir anlam ve algıya muhatap hale getirmiştir. Terör artık İslami terörü ifade eder hale gelmiştir. Terör eşittir İslam konusunda ardı adına pek çok çalışma başlatılmıştır. Fransiz Fukuyama Tarihin Sonu ve Son İnsan, Samuell Huntington’un Medeniyetler çatışması, Brezinsky, Buadillard gibi pek çok filozof ve sosyal bilimcide bu iklimin teorik temellerini ikame etmiştir. Bu süreci besleyen imaj fotoğrafı da çok geçmeden kamuoyuna İslam dünyasından sunulmuştur.

Bu süreçte İslam dünyasının fotoğrafı ise çok parlak değildir. İşgal altında ya da bölgesel kaoslar yaşanmaktadır. İlk kriz Afganistan’da çıkmış ve yerel unsurlarla El-Kaide isimli bir yapının iktidar için çatıştığı duyurulmuştur. 11 Eylül’ün de suçlusu olarak El-Kaide tanımlanmıştır. El- Kaide kimdir, ne yapmak istemektedir, kim tarafından finanse edilmektedir, derin boşluklar vardır. Küresel yapılarla bir ilişkisi var mıdır?, istihbarat unsurları ile ilişkisi nedir? Pek çok soru bulunmaktadır.

İslam dünyasının tarihi imajını, yüksek siyaset ve medeniyet takdimini de, büyük devlet aklını ve medeniyet deneyimlerini örseleyecek olan yeni tip temsil ve imaj önce El- Kaide ardından DAEŞ ya da İŞİD olarak kamuoyunun karşısına çıkacaktır. İnsanlık kadar İslam dünyasını da zor duruma düşüren bu yeni oluşumların kendi başına var olmadıkları, dönemin şartlarına uygun bir zamanlama ile süreç yönettikleri /yönetildikleri ve İslam’a ve Müslüman halklara büyük zararlar verdikleri ortadadır. Artan işgal ve iç savaşların her birinde kendi nam hesabına ya da başkaları adına üstlendikleri rolleri kuralsızca ve dinin ruhu ile çelişen bir biçimde oynamaktadırlar. Çoğu zaman masum Müslüman halkları düşman kabul eden bu halleri ile insanlığın ibtidai çağlarından gelme ölçüsüz katiller görüntüsü vermektedirler. Bu imajı onlara kim çizmiştir, kim onlara bu rolü vermiştir, Müslüman halkları düşman ilan eden bu halleri ile bu kadar geniş bir evrende insan ve bütçe hareketini nasıl yapmaktadırlar bunlar merak konusudur.

Afganistan’la başlayıp, Ortadoğu krizleri ile devam eden ve 11 Eylül saldırısı ile ete kemiğe bürünen bu sürecin sonunda Terör kavramı İslami Terör kavramına dönmüştür. Bu durum terörle mücadele konusunda gözden kaçırılmaması gereken bir durumdur. Zira terör olgu olarak daha geniş bir zeminde ve daha yaygın bir tarihsel, ontolojik, sosyolojik okuma ile doğru anlaşılabilecektir. Yapısında barış ve hukuk olan bir dinin yani İslam’ın terörle bütünleştirilmesi kabul edilmesi mümkün olmayan bir bühtandır. Mevcut durum, küresel savaş senaryolarının ağırlıklı olarak İslam dünyasında oynanması dolayısıyla Müslümanların savaşın zorunlu bir tarafı olmasıdır. İlişki örüntüsü yeterince açık olmayan yapıların terör faaliyetleri ile İslam’ı ve Müslümanları büyük bir bühtana muhatap kılmaktadır. Terör suçtur, dini ve ahlakı yoktur.

Terör konusunda dikkatler İslami teröre doğru çekilirken Batı dünyasında ırkçı bir söyleminde artarak güçlendiği görülmektedir. Batı ülkelerinde artan ırkçı söylem; güçlü bir toplumsal ve siyasal gücü de toparlamaya başlamıştır. Ortak Avrupa fikri olan AB blokundan kopmaları da tetikleyen bu süreç dikkatle takip edilmelidir. Zira artan ırkçılık ve aşırı sağcı oluşumlarla birlikte yabancı düşmanlığı, öteki düşmanlığı, farklı ırk ve dinlere karşı düşmanlık, Müslüman düşmanlığı, mülteci düşmanlığı gibi konularda da gözle görülür artışlar olmuştur. Özellikle Batıda artan Türk düşmanlığı hatırı sayılır bir evrende vatandaşlarımıza yönelik şiddet eylemlerine neden olmuştur ve olmaktadır. Tüm küresel algı kontrollü bir şekilde İslam ve terör ilişkisi üzerinden manipüle edilirken Batıda ve Amerika’da sistematik terör faaliyetleri nedeniyle can kayıplarında artış gözle görülür biçimde artmıştır. Son yıllarda yabacı düşmanlığı ve özellikle İslamofobia nedeniyle yüzlerce Müslüman hayatını kaybetmiş bulunmaktadır. Almanya’daki NSU davası yılan hikayesine dönmüş durumdadır. İslam karşıtı motiflerin, pagan dönemlere ait ikonlar yanında, haçlı seferi söylemi üzerinden inşa edilmiş yeni tip İslamofobik örgütlerde hatırı sayılır bir artış yaşanmıştır. Yakın zamanda Yenizelanda’da ortaya çıkan saldırı son yüzyılın en cani saldırısı olarak kayıtlara geçmiştir. İnternet üzerinden örgütlenen ve kurduğu iletişim hattı ile görev, misyon paylaşımı yapan bu terör örgütlerinin tasnif ve tanımlaması konusunda ağırdan alınması manidardır. Bu tipten faaliyetleri bireysel misyon yada davranış bozukluğu üzerinden tanımlama eğilimi içinde olan yapıların terörün Hristiyan fanatizmi ve Türk, yabancı düşmanlığı üzerinden yapılanmış modellerini de takibe alması gerekir. İslam’ı ve Müslümanları terör yaftası içinde hareket edemez hale getiren yapıların terörün her biçimine karşı objektif ve yaygın bir gayret içinde olması beklenir. Türk toplumuna ve Türkiye’ye yönelik terör faaliyetleri konusunda koruyucu tutumundan vazgeçmesi ve ortak objektif tanımlar ve ontolojik bir kurgu üzerinden inşa edilmiş bir terör mücadelesini yaygınlaştırması beklenir. Bu çerçevede NSU davasına küresel kuruluşların mağdurların lehine olacak şekilde müdahil olması ve Yenizellanda katliamı neticesinde Charlie Hebdo katliamındaki dayanışmaya benzer bir milletler üstü dayanışmayı sergilemesi beklenir. Buradan hareketle terörün tanımı, bağlamı, tarafları, ontolojisi, sosyolojisi, para ve insan kaynağı vb. konularda objektif bir perspektifin oluşması çok önemlidir.