• İstanbul22 °C
  • Mekke29 °C
  • Medine27 °C
  • Kudüs13 °C
  • Kahire18 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hangi Ortadoğu - Tarih/Siyaset/Oryantalizme Dair
03 Kasım 2014 Pazartesi 23:31

Hangi Ortadoğu - Tarih/Siyaset/Oryantalizme Dair

Zachary Lockman; Mısır’da işçi sınıfı, Filistin, İntifada ve İngiliz manda yönetimi süresince Arap ve Yahudi işçiler, 1945 sonrası Ortadoğu Çalışmaları ve Birleşik Devletler dış politikası üzerine çalışmalar yaptı.

Zachary Lockman; Mısır’da 522683işçi sınıfı, Filistin, İntifada ve İngiliz manda yönetimi süresince Arap ve Yahudi işçiler, 1945 sonrası Ortadoğu Çalışmaları ve Birleşik Devletler dış politikası üzerine çalışmalar yaptı. Halen, New York Üniversitesi’nde modern Ortadoğu Çalışmaları üzerine dersler vermektedir.

Lockman, 2003 yılında ABD’nin Irak operasyonunun henüz çok yeni olduğu tarihlerde yayımladığı çalışmasında, Batı medeniyetinin Doğu hakkındaki algısından hareketle Antik Yunan-Roma ve Modern dönem düzleminde Oryantalizm’in tarihsel temelleri, süreçleri ve Oryantalizm’in 1970 sonrası dönemde Ortadoğu çalışmalarına kazandırdığı yeni form ile birlikte modern dönem Birleşik Devletler İslam algısını incelemektedir. Oldukça geniş bir kaynakçanın ek olarak sunulduğu çalışmada esas itibariyle; “Ortadoğu (Türkiye de dâhil ) ve Amerikalılar ABD politikalarına indirgenmiş, çoğu zaman komplo olarak değerlendirilebilecek bakış açılarıyla yaklaşmaktadır.” sorunsalından hareketle, tarihsel temeli Antik Yunan’dan 20. Yüzyıla olacak şekilde fikir öncüleri ve kuramlar üzerinden Oryantalizm analizi ve onunla birlikte gelişen Doğu algısının günümüz Ortadoğu siyasetine etkisi üzerine yoğunlaşılmaktadır.

Bush yönetiminin Irak’ı ve Ortadoğu’yu arzuladığı biçimde yeniden şekillendirme çabasının başarısızlıkla sonuçlanmasıyla birlikte, bu operasyonun merkezinde yer alan İran ve Suriye rejimlerinin izole edilmeleri ve hatta alaşağı edilmeleri, Filistinlilere ve Arap devletlerine şartlarını İsrail’in belirlediği bir barış antlaşmasının dayatılması da, daha geniş bir proje olarak başarısız olmuştur. Kitabın temel argümanı, Ortadoğu’ya dair Amerikan algısına ve ABD’nin bu bölgeye yönelik resmî siyasetine egemen tahayyül ile gerçeklik arasındaki uçurumun Irak’a özgü olmadığı ve bu durumun sadece bir bilgi eksikliğine ya da ehil analizcilerin noksanlığına bağlanamayacağıdır. Tarihsel sürecin kaynağına inildiğinde, Batı düşüncesinin “beşiği” olarak kabul edilen “Antik Yunan”, tartışılması gereken bir terimdir.

Kadim Yunan’ın bizzat kendisi açıklanmayı bekleyen bir belirsizliktir. Bu bölge, Atina’dan Isparta’ya, Korint’ten Teb’e, Ege Denizi ve Akdeniz’e, Güneydoğu Avrupa’ya, Adriyatik’ten Karadeniz’e kadar farklı birçok coğrafyayı, lehçeyi, farklı şehir devletlerini içermektedir. Avrupalılar, Antik Yunan’dan yüzyıllar sonra Batı medeniyeti olarak adlandırdıkları şeyin ortaya çıktığı mekânsal ve zamansal beşiği, Kadim Yunan’la ve Atina’nın “altın çağı”yla özdeşleştirdiler. Diğer taraftan, Antik Yunanlılar kendilerini Avrupalı olarak görmemişler, dolayısıyla “Batı medeniyeti”nin başlatıcısı olarak da kendilerini kabul etmemişlerdir. Batı, Antik Yunan’ı biricik ve boşlukta doğmuş bir olguymuş gibi tarif etse de, Yunanlar güneydeki ve doğudaki, kendilerinden daha eski, daha zengin ve daha güçlü kültürlerden fazlasıyla etkilenmişlerdir. Mısır, Dicle ve Fırat nehirlerinin arasındaki verimli topraklarda kurulan çeşitli imparatorluklar ve bugünkü Lübnan sahilinde kurulmuş olan Fenikeliler, Antik Yunan’ı etkileyen başlıca kültürlerdir.

Başlangıçta Yunanlılar dünyayı ikili bir anlayışla kavradılar, İstanbul ve Çanakkale boğazlarına göre dünyayı ikiye bölen, Yunan’ı merkeze alan bu coğrafî algı, hudutlar konusunda bir takım tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Aristo, ırkları iklimlere göre tasniflemiş (ki bu sınıflandırma Montesqieu tarafından da kullanılmıştır) soğuk Avrupa’da yaşayanları “siyasî açıdan organize olamayan, yaratılış olarak zeki, maneviyat dolu”, Asya halklarını ise “maneviyat yoksunluğu sebebiyle devamlı boyunduruk altında yaşayan” ırklar olarak tanımlamış ve karşılaştırmaya tabi tutmuştur. Aristo, Yunanlıları; iki kıtanın arasında yer almasından dolayı iki kutbun en iyi hasletlerini kuşanmış millet olarak tarif eder.

İran’da Batı’ya doğru genişleme arzusunda bulunan ve bu sebeple Yunan şehir devletlerini sürekli tehdit eden Pers İmparatorluğu, Antik Yunan’ın Doğu algısında hayli derin etkiler bırakmıştır. Batı Avrupalıların çok sonraları Doğu ve Batı’nın keskin bir şekilde ikiye bölmesinin temelinde yatan bu algıya göre; Pers İmparatorluğu ve Mısır gibi Asya devletleri müstebitler, mutlak iktidar sahibi tarafından idare edilen, köle insanlardan oluşan, yönetenle yönetilen arasında devasa uçurumlar bulunan, toplumsal olarak neredeyse tamamen durağan, yönetenleri oldukça zengin fakat kaba, yozlaşmış ve ahlâksız olan toplumlardı. Yunanların ise, özgürlüklerine her şeyin üzerinde kıymet atfeden, itidal üzere yaşayan, hak ve sorumluluklarının farkında, istibdada karşı çıkan özellikleri ağır basıyordu. Batı toplumsal ve siyasî düşüncesinde hala etkili olan bu imgeler, 15. yüzyıldan itibaren Batı’yı etkilemeye başlamıştır. Yunanlıların “kendi ötekileri” için oluşturdukları bu ikili imgenin (Doğu-Batı, Asya-Avrupa) gerçekle çok az ilişkisi vardır. Yunan şehir devletleri gerçek anlamda bir demokrasiden oldukça uzaktır, kral yahut güçlü klanların-ailelerin yönlendirdiği monarşi/oligarşiler, istibdat yönetimleri Antik Yunan’da da mevcuttur. Pek çok siyaset bilimcinin ideal demokratik yönetim biçimi olarak gördüğü Atina’da, zenginler kamu hayatını hâkimiyetleri altına almıştır ve toplumun büyük bir kısmını asıl zenginliği üreten Asyalı köleler oluşturmaktadır.

Temelde Yunanlıların kendi toplumlarını karşılaştırdıkları Firavun Mısır’ı, Daryus Pers’i ve kadim Asya devletleri birbirinden çok farklı özellikler taşıyor olsa da, sonradan “Oryantal Despotizm” şeklinde kavramsallaştırılacak tanıma sığdırılmış, mutlak bir müstebit tarafından idare edilen aşağı ve yarı köle toplumlar olarak ifade edilmiştir. Latinceden türetilen “Oryantal”, “Doğulu” anlamına gelir, “Orient” daha sonra Güneydoğu Avrupa’dan Çin’e kadar uzanan Asya topraklarını ifade etmek için kullanılmıştır.

Pers savaşlarının bitmesi ve Büyük İskender’in fethettiği topraklar, komutanlarının yönettiği daha küçük devletlere bölünmesiyle Helen kültürü gelişirken, eski yerel kültürlerin pek çok unsurunu da benimsemiştir.

Romalı âlimler, Yunanlardan aldıkları pek çok şey gibi Doğu-Batı kutuplaşmasını ve Roma’nın (Akdeniz – Meditterenean) kendini merkeze aldığı, dünyanın geri kalanını 2 ayrı bölgeye ayırdığı üçlü coğrafya algısını da benimsemiştir. Roma’nın Akdeniz’i çevreleyen toprakları ve siyasî birliği hem kendi içerisindeki hem de Hindistan ve Çin ile uzayan ticaret yollarını ve uzun mesafe etkileşimini de beraberinde getirir. Doğu Akdeniz kültür ve dinler (özellikle Hristiyanlık) imparatorluğun ağırlık merkezini doğuya doğru kaydırmış, en dramatik örneğini ise Konstantin’in başkenti Roma’dan daha doğuya, İstanbul’a taşıması teşkil etmiştir. Devamında gelen süreçte bir doğu dini olan Hristiyanlık benimsenmiş, imparatorluk 5. Yüzyılda ikiye bölünmüş, batıdaki topraklar küçük krallıklar arasında bölüşülürken doğuda Bizans adıyla imparatorluk deva ettirilmiştir. Çok sonraları Roma tarihçileri imparatorluğun yıkılma sebebi olarak doğunun yozlaştırıcı değerleri olarak görmüştür. Bu şekilde, Bizans da bir doğu imparatorluğu olarak batı tarafından reddedilmiştir. Bu eğilim, Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonraki yüzyıllarda Batı ve Doğu’daki iki ana Hristiyan merkezi olan Roma ile Konstantinopolis arasında gelişen rekabet ile daha da şiddetlendi.

Latin kilisesi zamanla pagan dinlerini ve diğer Hristiyan kiliselerin bastırdı ve Avrupa’da Latin kilisesinin dinî bir otorite olarak desteklenmesi gerektiği bir teamül olarak ortaya çıktı. Erken Ortaçağ Hristiyan alimleri, Doğu-Batı olarak miras alınan kavramsallaştırmaların içerisine yeni karşılaşılan grupları da dahil ettiler ve İncil’i bu şekilde yorumladılar. Bu noktada, teolog Augustinus’un yaptığı tasvirler önem arz eder. Augustinus; büyük tufanın ardından gelenleri Nuh’un oğullarıyla özdeşleştirdi: Yafes ve soyundan gelenleri Avrupa’yla, Sam’ı Asya’yla ve Ham’ı Afrika’yla. Avrupa; Yahudi olmayanların, Yunanların ve Hristiyanların, Asya ve Ortadoğu kadim peygamberlerin ve Yahudilerin toprağıydı. “Tanrı Yafes’i genişletecektir ve o Sam’ın çadırına yerleşecektir.”(İncil-Yaratılış). Ham’ın oğlu Kenan hem Sam hem de Yafes’in kölesiydi: “ O kardeşlerine kölelerin kölesi olacak.” Tanrı’nın sözünün bu şekilde sabitelere oturtulması sonradan Afrika’nın köleleştirilmesine, Avrupalıların Avrupalı olmayanlar üzerine hâkimiyet kurmasına meşruiyet teşkil edecekti.

7. yüzyıl sonlarında, Asyalı halklar hakkında Hristiyanlar elinde bulunan az bir malzeme, seyyahların, tarihçilerin, coğrafyacıların efsane ve fantezileriyle karıştırılmış ve bir kutsal kitap yorumlamasıyla haricî unsurlara uygulanmıştı.

İslam’ın ortaya çıkışı da bu algıyı ortadan kaldırmamıştır, İslam da Hristiyanlığı yok etmek üzere ortaya çıkmış yeni bir pagan toplum olarak görülmüştür. Hristiyanların 7. Ve 8. Yüzyıldaki Müslümanlarla karşılaşmaları fetihler yoluyla oldu. Müslüman fetihleri Batıdaki Hristiyanlardan çok Bizans için bir felaket teşkil etmiştir. Bizans’ın baskılarıyla bezdirdiği halk Müslümanları hoşnutlukla karşılamıştı. Batı Avrupa’nın dünyanın “bu” kısmında ne olup bittiğine dair çok az bilgisi vardı, bilgi şifahen aktarılıyor ve uzun mesafelere üçüncül anlatımlara dayanıyordu. Ortaçağdaki Avrupalı yazarlar Müslümanları dinî terimlerden ziyade etnik terimlerle tanımladılar ve onları Yunanca “çadır” anlamına gelen “Sarazenler” olarak tanımladılar. Southern’in belirttiği üzere bahsedilen dönemde Batılı vakanüvisler İslam’ın tek tanrıcılığını Kuzeyin ilkel putperestliğinden ya da Mani sapkınlığından ayırmak için herhangi bir çaba içinde olmadığı gibi hızla yayılan İslam kültürünün Pers, Arami ve Helen kültürünü ne şekilde özümsediğini de bilmiyorlardı.  Batı, 7. Yüzyıldan 1100 yıllarına İslam hakkında bir Cehalet Çağı yaşamıştı.  Endülüs’te bulunan Hristiyan din adamları da İslam hakkında çok fazla ilgi duymamasına rağmen Müslüman yönetimi altında bulunan Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların bulunduğu bir coğrafyada Avrupa’nın başka hiçbir yerinde görülmeyen yüksek bir kültür ve halk düzeyinde bir harman vuku bulmuştu.

11. yüzyılda Ortadoğu ve Batı’nın bağlantısı tekrar kuruldu, Müslümanlar hakkına daha fazla bilgi Avrupa’ya taşındı fakat daha fazla bilginin bulunması daha doğru anlamına gelmiyordu. Çok az sayıda Avrupalı âlim bu dönemde İslam’la ilgili daha az tahrif edilmiş bilgiye ulaşmaya çalışsa da diğer âlimler, vakanüvisler, şair ve hikâyeciler Hz. Muhammed hakkında yüzyıllar boyu benimsenecek tuhaf fikirleri üretmeye devam ediyordu.

12. yüzyıl ortası itibariyle Kur’an tercümeleri ve Hz. Muhammed’in biyografileri; İslam’ın yanlış ve sapkın bir yol olduğunun ve Hristiyan doktriniyle çeliştiğinin ispatlanması amacıyla Hristiyan teologlar tarafından çalışıldı. Aynı dönemde Çin, Hindistan ve pek çok egzotik halk için de benzer tuhaf imgeler üretilmiştir. Hatta Avrupa’nın en yakınındaki “ötekiler”, Yahudiler için de benzer garip iddialar yapılmıştır, heretik Hristiyan hareketlere yapıldığı gibi. Fakat bu karşıtlıklar içerisinde “İslam” her zaman özel bir “öteki” olmuştur. İslam; Latin kültürünün en büyük ve yakın alternatifi, yüzyıllardır süren askerî ve ideolojik çatışmanın karşı tarafı, kutsal toprakları ve birçok Hristiyan toprağını ele geçiren bir düşmandı. Coğrafî keşifler sonrası keşfedilen yerli halkların bile olamayacağı kadar ötekiydi ve tüm bu sebeplerden ötürü daha tehditkârdı. Bugün de her türlü saldırı, Müslüman terörist imgesiyle bir arada anılmaktadır.

Papa’nın Moğollara gönderdiği elçiler ve Marco Polo’nun seyahatleri sonrasında (1271-1295) dünyanın Hristiyan âleminin bildiğinden çok daha büyük ve kalabalık olduğu, Hristiyan nüfusun dünyanın sanılandan daha azını teşkil ettiği anlaşılmış, bundan dolayı Hristiyanlaştırma metodunda sabırlı ve uzun bir yol benimsenmesi gerektiği anlaşılarak Paris, Bologna, Salamanca, Avignon Üniversitelerinde Arapça, Süryanice, Yunanca, İbranice kürsüleri kuruldu. 14. Ve 15. Yüzyıllarda haçlı seferlerinin getirdiği coşku dağıldı ve Hristiyanlık halkaları birleştirici bir unsur olma noktasında gücünü kaybetmeye başladı. Yine de Avrupa’nın İslam’ın yükselişine ve yakınlığına karşı takındığı duyarsızlık, Osmanlı’nın Avrupa’ya ilerlemesiyle artık daha zor hale gelmiştir. Ne kadar bir güçsüz ve çökmüş de olsa Konstantinopolis Hristiyan halkın muhayyilesinde güçlü bir dini kaledir ve onun düşüşü psikolojik bir şok yaratmıştır. Avrupa ordularının Osmanlılar karşısında dayanamadığı uzun yıllara rağmen 15. ve 16. Yüzyıllarda Avrupalılar Türklerle ilişkisini dini ve ideolojik düzlemde değil siyasi menfaat (raison d’etat)ile yürütüyordu. Aynı dönemde Osmanlı’ya karşı korku ve hayranlık karışımı duygular Avrupa’da yoğun olarak görülebilir. 16. Yüzyıl sonrası Osmanlı’da meydana gelen değişiklikler, Batı’nın Doğu algısındaki Ortaçağ etkilerini de beraberinde getirdi. Avrupalı siyaset bilimcilere göre, Avrupa toplumları kendi krallarının dahi yetkilerini sınırlayan düzenlemeler yapıyorken, Osmanlı despotizmin başlıca örneği haline geldi. Montesqieu tarafından geliştirilen bir kavram olan “Oryantal Despotizm”in en büyük muhatabı Osmanlı idi. Montesqieu da toplumsal ve siyasi sistemlerin iklimden etkilendiğini savundu. Buna göre, köleliğe yatkın doğu halkları gücün despotik olmasını da beraberinde getirmiştir. Böylece Montesqieu ve çağdaşları için Osmanlı, despotik eğilimleri eleştirmek ve yeni bir yol sunmak için sağlam bir yol sunmuştur.

Fransa’nın Mısır’ı işgali ve kolonyalizm, 18. Yüzyıl sonlarında Oryantalist Rönesans olarak tanımlanabilecek bir zaman dilimini de beraberinde getirmiştir. Bu dönemde gerçekte kolonileştirilen topraklardaki halkın gerçekte ne olduğundan ziyade korkutucu Şark figürü çeşitli motiflerle süslenerek devam edegelmiştir. Batının, kendisini özgürlük diyarı Doğu’yu da istibdatın vatanı olarak kavramsallaştırması ve Şarkın herhangi bir değer üretemeyecek “durağanlıkta” toplumlardan oluştuğu imgesi, Batı müdaheleciliğine de bir dayanak noktası teşkil etmiş, Batı dışındaki despotizme ancak Batı eliyle son verilebileceği fikri oryantalistler tarafından yapılan çalışmalarda tekraren vurgulanmıştır. Napolyon Bonapart’ın Mısır işgali sırasında beraberinde götürdüğü alimler, aydınlanmamış Şark’a medeniyet götürdüğüne inanıyordu. Bir anlamda, oryantalistler çoğu zaman Batılı devletlerin emperyal çıkarlarına angaje olmuş durumdaydı.

19.yüzyıla gelindiğinde Renan ve Rodinson gibi oryantalistler yaptıkları çalışmalarla birçok üniversite ve şehirde konferanslar veriyor, geniş bir kesime ulaşıyorlardı. Renan’a göre, bir Müslüman çocuk ara sıra “akıllı” doğabilirdi, esasında bir Müslümanı diğerlerinden farklı kılan şey dine olan bağlılığı ve bilime olan düşmanlığıydı. Aynı dönem içerisinde, Marx ve Hegel de, Batı dışındaki topraklarda bir modernleşmenin ortaya çıkabilmesi için öncesinde kapitalist bir toplum bulunmalıdır, bu yönüyle sömürgecilik Avrupa dışındaki dünya için gerekli görülmüştür. Engels 1848’de yazdığı mektuplarda Cezayir’le alakalı, modern burjuvazinin Şarklı yerel gaddarlara tercih edilebileceğinden bahsediyordu. 19. Yüzyıl sonuna gelindiğinde Avrupa’nın Şark üzerindeki gücü arttıkça ilgisi de artmış, Levant’a karşı bakışı miras aldığı algıların üzerine işlenen motiflerle devam etmiş, determinist ve ayrışmacı özellikler arz etmiştir. Bu dönemde Hindu kaynaklarının çevirisi, hiyerogliflerin okunması ve Fars çevirileri hız kazanmıştır.

20. yüzyılda devam eden Oryantalist miras aktarımı, disiplinin ana hatlarının belirlenmesini de beraberinde getirmiş, geriye dönük Doğu okumaları yaygınlaşmıştır. Döneme etkisi bakımından A. Have Lybyer’in; İslam’ın altın çağının Arap entelijansiyasıyla değil Yunan-Pers(Aryan ırk) geleneğiyle ilişkilendirilmesi, altın çağda benimsenen yönetim şeklinin Sami’lerden esinlenilmesi şeklinde özetlenebilecek yaklaşımı dikkate değerdir. Ona göre, Osmanlı da bu Aryan gelenekten uzaklaştıkça yıkılmaya yaklaşmıştır.

Birinci Dünya Savaşı gelişen hızlı dekolonizasyon Batı’nın sonsuza dek elinde tutmayı planladığı topraklar için köklü hareketlere sahne olsa da, petrolün öneminin artması, Soğuk savaş ve onun sebep olduğu “sıcak savaşlar” Ortadoğu’nun önemini tekrar gündeme taşımıştır. Bu dönemde, siyasa; ucuz petrol akışının korunmasına yönelik olmuş ve İngiltere/Fransa’nın bıraktığı toprakların hamiliğini Birleşik Devletler üstlenmiştir. Amerika’da bölge ile ilgili ilk çalışmalar CIA-Stratejik Hizmetler Birimi, Ford ve Rockefeller Vakıfları’nın fonlarıyla üniversite kürsülerinde oryantalistler eliyle başlatılmıştır. Bu dönemde çoğunluğu filolog olan ve İslam’ın kaynaklarının Avrupa dillerine tercüme edilmesiyle Şark’ın anlaşılabileceğini savunan klasik Oryantalistler, multidisipliner yaklaşım tarzına karşı otoritelerini yitirmişlerse de Soğuk Savaş ruhu sosyal bilimleri emperyal bir havaya büründürmüştür. 1970’li yıllara kadar siyaset yapıcılar ve sosyal bilimcilerin dirsek teması ve bilim adamlarının (örn. Bernard Lewis) Ortadoğu politikaları üzerine etkileri dikkate değerdir. 1980 sonrası dönemde Birleşik Devletlerde ve Avrupa’da muhalif sesler çoğalmakla birlikte, siyaset yapıcılar üzerindeki etkileri önceki dönemlerle kıyaslandığında oldukça cılız kalmıştır. 11 Eylül’le birlikte Amerikalılar, dünyanın çevresinde kendilerini öldürmek üzere bir araya gelmiş topluluklarla “karşılaştırıldılar”, ki bu karşılaşma da oryantalizmin tarihî süreci içerisinde benzer örneği bulunabilecek yaygın bir motife işaret etmektedir.

 

Buğra Özler

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÖZEL HABERLER
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 Muslim Port | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0090 535 921 45 31 | Haber Yazılımı: CM Bilişim