Yakın Asya

Taliban’ın Zaferi: Ehl-i Sünnet’in Anti-Emperyalizmi Makbul Değil mi?

06 Mart 2020 00:20

Katar’ın başkenti Doha’da 29 Şubat 2020 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İslam Emirliği (Taliban) arasında imzalanan ikili antlaşma Afganistan topraklarında Büyük Britanya ve Rusya’nın ardından ABD’nin de yenilgisini mühürlemiş oldu.

Sinan Baykent

Trump yönetimi “aptal savaşlara son!” şiarıyla çıktığı yolda 2016 yılındaki seçim kampanyası esnasında Amerikan halkına verdiği sözleri tutmak suretiyle aslında gerekeni yapıyor.

Ne var ki özellikle şahin kanat ve kimi neo-con çevreler söz konusu çekilmeye şiddetle itiraz ediyorlar. 

Şahsen ABD nezdinde muhtelif görüş ayrılıkları olmasını doğal karşılıyorum. Meselenin doğal karşılamadığım ve hatta garipsediğim boyutu ise anti-emperyalistlerin verdikleri (veya veremedikleri) tepkilerle ilintili.

Başka bir deyişle, imzalanan bu tarihî antlaşmaya nispetle dünya kamuoyunda takınılan ikircikli tutumları hakikaten ilginç buluyorum.

Türkiye’nin de “önde gelen” pek çok anti-emperyalist(!) şahsiyeti ve mecrası Taliban’ın açıkça “anti-emperyal” karakterdeki zaferini görmezden gelmeyi yeğledi.

Oysa dünya çapındaki aynı “anti-emperyalist” muhit, her ne hikmetse, konu seküler veya Ehl-i Sünnet dışındaki farklı mezheplere müntesip aktörler olduğunda ise sahneyi kimseye bırakmıyor ve deyim yerindeyse cansiperâne bir tarzda klavye-mikrofon başlarında anti-emperyalist mücadeleye soyunuyor.

Peki, ama Ehl-i Sünnet’in anti-emperyalizmi diğer bütün anti-emperyalizmlerin ihtiva ettiği ulvî değerden nesi eksik?

Daha doğrusu herhangi bir eksiği var mı? Yoksa her şey en nihayetinde algıda ve algı yönetiminde mi bitiyor?

Taliban’ın zaferi ile yukarıdaki soruları geçmişte ve halihazırda kendilerini bu başlıklar etrafında çeşitli etütlere adamış isimlerle konuştum.

“Afganistan’a Barış’ı Getirme Antlaşması”: Taliban ABD’yi hezimete uğrattı

Afganistan’a boşuna “imparatorluklar mezarlığı” yakıştırması yapılmıyor. Bunun tarihin derinliklerinden gelen haklı gerekçeleri var.

Gazeteci-yazar Turan Kışlakçı Afgan halkının asırlar içinde çelikleşen “savaşçı ruh” özelliğinin altını çizerken şunları söylüyor:

Afganlar savaşçı bir toplumdur. 18. yüzyıldan bu yana mütemadiyen savaş halindedirler. İngilizleri, Fransızları, Rusları ve Hintlileri yendiler. Dahası, Afganlar kurucu bir millettir.

Dikkat edilsin; 19. yüzyıldan bu yana Hint Alt Kıtası’ndaki devletlerin tamamının ardında Afganlar vardır. Güçlü bir yapıları var. Bunca yıldır diğer kavimler sayıca üstün olmalarına rağmen Afganları yok edememiştir.

Aynı Afganlar bugün de Amerika’yı topraklarından çıkarıyorlar. ABD Afganistan’da Vietnam’dakine benzer bir bozgun yaşadı.

Aslında Afganların “ruh kudreti” her asırda başka bir lokomotif gücün şemsiyesi altında yürüyüşe geçmiştir. Ne var ki “maya” değişmemiştir ve bugün dahi hâlâ bakidir.

Bu bağlamda Taliban neredeyse çeyrek asırdır Afgan milletinin “yürüyüşe geçen en mücessem hâli” pozisyonundadır. Hakikat budur.

Dolayısıyla Taliban’dan birbirine sımsıkı bağlı olan ve iç içe geçmiş büyük bir zincirin modern halkası şekilde bahsedebiliriz.

Hâl böyle olunca, geçtiğimiz 29 Şubat tarihinde Doha’da imzalanan “Afganistan’a Barış’ı Getirme Antlaşması” da Afgan halkının göğsüne nakşedilmiş özgürlük madalyalarının sonuncusu olarak tanımlanabilir kuşkusuz.

Gazeteci Ramazan Bursa, antlaşmaya istinaden şu saptamayı yapıyor:

Antlaşma ülkedeki Amerikan varlığının son bulması zaviyesinden ele alındığı takdirde bir başarıdır.

Benzer bir yaklaşımı Afganistan’la ilgili çalışmalarıyla tanınan Mepa News Genel Yayın Yönetmeni Halid Abdurrahman da sergiliyor:

Uluslararası temsilci ve gözetimciler şahitliğinde imzalanan antlaşmanın ABD’nin Afganistan savaşını resmen kaybettiğinin en büyük kanıtıdır. ABD, bu ülkedeki asker mevcudiyeti ve klasikleşmiş askerî yöntem ve taktiklerle Taliban’ı yenemeyeceğini anladı.

Kısacası, uzmanlar Taliban’ın mutlak zaferinin tartışılmazlığı noktasında mutabıklar.

Ancak aynı uzmanlar, antlaşmanın kırılgan yapısı ile beraberinde getirebileceği muhtemel sonuçları da işaret ediyorlar.

Bir zafer elde edildi, evet. Ya şimdi?

Taliban kazandı ancak Afganistan’a henüz barış gelmiş değil

Savaşın olduğu gibi, barışın da bir bedeli vardır. Afganistan özelinde barışın maliyetinin ne olabileceğine dair ise uzmanların farklı görüş ve endişeleri bulunuyor.

Halid Abdurrahman, anlaşmanın şimdilik çok taze olduğunu belirterek yaşanması olası bazı tehlikeleri işaret ediyor:

Her an her şey olabilir. Buradaki en önemli beklenti tarafların kendi yükümlülüklerini yerine getirmeleridir. Nitekim şu günlerde anlaşmanın maddelerinden olan Taliban ile Kabil Hükûmeti’nin yani ABD’nin arasında gerçekleşmesi beklenen esir takası programı konusunda bazı pürüzlerin yaşandığı duyumları geliyor.

Sözlerinin devamında Abdurrahman, bugün itibariyle Afganistan’da herhangi bir ateşkes olmadığını, kamuoyunun bu anlamda yanlış bir algıya muhatap kılındığını vurguluyor: 

Antlaşmayla ülke genelinde bir ateşkesin uygulanmakta olduğu gibi bir algı kamuoyunda mevcut. Ancak bu doğru değil.

Taliban sadece antlaşma imzalanmadan önceki 7 günlük süreçte ABD ile ‘şiddetin azaltılması’ yönünde bir karar almış, bunun da geneli kapsayan bir ateşkes olmadığının altını çizmişti.

Dahası, antlaşmanın maddeleri dikkatle okunduğunda ABD’nin bir anlamda ülkeden çekilerek yönetimi Taliban’a devrettiği, bu antlaşmanın da bir tür ‘teslim antlaşması’ olarak değerlendirilebileceği algısı oluşuyor.

Afganistan’a herhangi bir başka yabancı müdahale olmadığı takdirde bu algının pek yanlış olmadığını da eklemem lazım.

Gazeteci Ramazan Bursa ise daha ziyade antlaşmanın gölgede kalan noktalarına parmak basıyor.

Bursa’ya göre söz konusu anlaşma ülke içindeki diğer güçlerin ilişki biçiminde yeni denge, yaklaşım ve eylemsellikler doğurabilir.

Ramazan Bursa bu tespitine dayanak olarak ise aşağıdaki savı sunuyor:

ABD 11 Eylül saldırıları sonrasında El Kaide bahanesiyle Afganistan’a müdahale etmişti.

Bugün Taliban, imzalanan antlaşmayla birlikte ‘Afganistan topraklarını ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturacak El Kaide vb. örgütler tarafından kullanılmasına engel olmayı’ taahhüt etmektedir.

Bu taahhüt, Taliban ile başta El Kaide olmak üzere diğer yerel güçlerle arasında yeni bir ilişki biçimini ete kemiğe büründürecektir.

Bursa, ayrıca Afganistan’da yeni bir iç savaşın da zuhur edebileceğini belirterek şöyle diyor:

15 Şubat 1989 tarihinde yani bundan tamı tamına 31 yıl önce son Sovyet askerleri Afganistan’ı terk ederken ülke sonu gelmez bir iç savaşa sürüklenmişti. Tarih tekerrür edebilir.

Millî Gazete yazarı Gökçen Göksal da Afganistan’da barışın pamuk ipliğine bağlı olduğunu ima ederek kopuşların yaşanıp yaşanmayacağını zamanın tayin edeceğini naklediyor:

Süreç kopar mı kopmaz mı ilerleyen günlerde göreceğiz. Bugün gördüğümüz bir şey varsa o da bundan sonra Afganistan’da yaşanacakların ABD’den çok bölge ülkelerini etkileyeceğidir. Pakistan Başbakanı İmran Han’ın bu süreçteki katkısı bu gerçeğin en önemli kanıtıdır.

Diğer yandan Gazeteci Turan Kışlakçı açığa çıkan potansiyellerle ilgili benzer endişeler taşıdığını, bunun da Taliban’ın yıllar içindeki dönüşümüyle eşgüdümlü olarak değerlendirilmesi gerektiğini paylaşarak şu tespiti yapıyor:

ABD Taliban etkisini imha edemedi, bu bir gerçektir. Dahası, bu etki bugün daha da güçlüdür. Ancak Taliban da eski Taliban değildir. Geçmişe kıyasla çok daha siyasallaşmış ve dünya siyasetine alışkın bir Taliban örneği var önümüzde.

Bilindiği üzere ABD’nin bölgedeki yeni hedefi İran’dır. Kaygım, Taliban’ın yaklaşan dönemde İran’a karşı kullanılmasıdır.

20.yüzyıldan beridir emperyalistler birini öne çıkarırken, diğerini de şeytanlaştırırlar. Ancak daha sonra şeytanlaştırdıklarını bir dönem öne çıkarttıklarına karşı kullanırlar. Taliban’ın da böylesi bir tasavvura kurban edilme riski var.

Ehl-i Sünnet’in unutulan ve görmezden gelinen anti-emperyalist mücadele gerçekliği

Taliban siyasî tecrübesi sabit bir oluşumdur. Diğer bütün oluşumlar gibi kendine has hataları, yanlışları ve kusurları vardır – bundan sonra da olacaktır.

Fakat Taliban’ın öne çıkan bir başka özelliği de onun Diyobendiye ekolünden ilham alan Hanefî çizgisi ve Ehl-i Sünnet dairesindeki katıksız varlığıdır.

Günümüzdeki yerleşik algı mühendisliği – ki Türkiye’de de bu işte mahir kimi propagandacıların alabildiğine pompaladıkları yalanlardan da müşahede edilebildiği üzere – Ehl-i Sünnet’in bütünüyle emperyalizme eklemlendiğini, hatta beynelmilel Siyonizm’e hizmet ettiğini ve egemen güçlerin bir aparatı hâline geldiğini ilan ediyor.

Mevzubahis algı mühendisliğinin ne kadar profesyonelce işletildiğini görmek için ise sosyal medyaya ve dahi konvansiyonel medya kanallarına bakmak kâfidir.

Gazeteci Turan Kışlakçı, ulusların anti-emperyalist mücadelesinde kimlik, inanç yahut ideoloji ayrımı gözetilip gözetilmediğine dair şu çarpıcı açıklamaları getiriyor:

Evet, böylesi bir ayrım yapılıyor zira devletlerin ‘terörist’ tanımlamasında tıkanıklık var. Devletler bu kavramı kendilerince kullanıyorlar. Daha 28 Şubat tarihine kadar Taliban, ABD için terörist bir yapıydı ancak bugün Afganistan’ı Taliban’a emanet ederek buradan ayrılıyorlar.

Kışlakçı, Batı’nın toplumları özgün hususiyetlerinden arındırmayı hedeflediğini, bu doğrultuda stereotipik bir kategorizasyona meylettiğini aktarıyor ve ilave ediyor:

Batı Afganistan’ı da – tıpkı diğer toplumlara yaptığı gibi – orijinal hâlinden uzaklaştırmak istedi. Uzun sakallı insanları, yöresel ve hatta millî kıyafetleri aşağıladı. İmajlar üzerinden bir algı tesis edildi.

Turan Kışlakçı, Ehl-i Sünnet’in anti-emperyalist olup olmadığıyla ilgili yaratılan sunî münakaşalarla ilgili ise görüşünü şöyle açıklıyor:

18, 19 ve dahi 20. yüzyıldaki bütün direniş hareketleri Sünnî, Sufî veya yarı-Selefî idi. Hepsi emperyalizme karşı durdular. Ancak bu direniş hareketlerinin dayandığı bir omurga, bir devlet vardı – Osmanlı İmparatorluğu.

Söz konusu hareketler Osmanlı tarafından desteklenirdi. Osmanlı’nın son dönemlerinde dahi, örneğin Afganistan’da, Türk komutanlar direnişlere sahip çıkıyorlardı.

Rauf Orbay bunlardan birisiydi. Bugün Sünnî dünyanın sıkıntısı temsiliyetle ilgili bir sıkıntıdır. Sünnîleri açıktan sahiplenen bir devlet yok oysa İran dünya Şiîliğini kontrol edebiliyor.

Kışlakçı’nın hakkı var. Şeyh Şâmil’den Abdülkadir el-Cezarirî’ye, Allâl el-Fâsî’den Abdülkerim Hattabî’ye, Ömer Muhtar’dan Aliya İzzetbegoviç’e değin Ehl-i Sünnet inancına bağlı farklı jenerasyonlar, farklı zaman ve yerlerde anti-emperyalist direnişi bayraklaştırdılar.

Öte yandan Ramazan Bursa da sorunun temsiliyetle ilgili olduğunu düşünenlerden.

Sünnî dünyada anti-emperyalist mücadelenin devletler üzerinden değil hareketler üzerinden vücut bulduğunu dillendiren Bursa, Şiî dünyanın İran üzerinden daha organize bir görüntü çizdiğini anlatıyor ve ekliyor:

Emperyalizmle mücadelede öncü Sünnî İslamî hareketler gelinen noktada zaman içinde zayıflamış ve bölünmüştür. Bu hareketlerin çözmeleri gereken iç sıkıntıları mevcut. Bu durum ise ifade ettiğiniz algının oluşmasına yol açıyor.

Mesela Türkiye’de Millî Görüş, Ortadoğu’da İhvan, Hamas ve Asya’da Cemaat-i İslâmî gibi hareketler İslâm dünyasında emperyalizmle mücadelede çok etkin rol üstlenmiş hareketlerdir ve bu çizgilerini hâlâ korumaktadırlar. 

Benzer bir tahlili Gökçen Göksal da paylaşıyor. Göksal Sünnî dünyanın bir planlayıcı merkezden mahrum olduğuna değiniyor ve devam ediyor: 

İşin içinde stratejik bir akıl olmayınca iş sadece kör teröre dönüyor. Kör terör ise en nihayetinde anti-emperyalist olmaktan çok tam tersine emperyalizme hizmet anlamını taşıyor.

Halid Abdurrahman, “anti-emperyalist mücadele” kavramının sahadaki motivasyonların birebir tercümesiyle tam olarak örtüşmeyebileceğini ifade ederek, “İslâmî eğilimli gruplar sahada emperyal güçlere karşı yürüttükleri mücadeleyi yahut savaşları ‘anti-emperyalizm’ söylemi üzerinden yürütmüyorlar. Burada terminolojik farklılığa dikkat etmek gerekir. Öze bakıldığında durum herhangi bir farklılık içermese de burada hassas olunmalıdır” diyor.  

Independent Türkçe yazarı Av. Ali Rıza Yaman ise tasvir etmeye çalışılan olguya kuşbakışı bakıyor:

Son yüzyılda Batı’nın hegemonyasında en çok tehlike arz eden Ehl-i Sünnet iki devlet adamından biri Abdülhamid ha’l edilmiş, diğeri olan Saddam Hüseyin ise şehit edilmiştir.

Gelinen nokta itibariyle Amerika’ya diz çöktüren Taliban’ı ağızlarına dahi almayanlar, Amerika’yla bir olup milyonlarca Müslümanı öldürenleri ise baş tacı yapıyorlar.

Hülâsâ, herkes sorunun farkında.

Epilog

Kendi payıma Taliban’ı salt bir “İslâmî hareket” şeklinde değil, aynı zamanda Afgan vatanseveri-milliyetçisi bir hareket olarak da görüyorum.

Geçmişteki bazı uygulamaları elbette eleştirilebilir ve hatta eleştirilmelidir. Ancak bu, 2020 yılı itibariyle fethettikleri haysiyetli özgürlüğü ve neredeyse 20 yıl boyunca ortaya koydukları destansı direnişi de perdelememeli.

Taliban’ın zaferi dünyada gitgide daha çok kabul görmeye başlayan Ehl-i Sünnet düşmanlığını durdurabilir mi, emin değilim.

Söz konusu düşmanlık artık adeta kökleşme yolundadır. Örneğin ben hem dünyada hem de Türkiye’de Taliban’ın başarısına “anti-emperyalizm” ortak paydasında buluşmak suretiyle yalnızca İslâmî camiaların değil, sosyalistlerin de milliyetçilerin de şapka çıkarmalarını beklerdim.

Ancak dünyayı pençesine alan “anti-Ehl-i Sünnet” odaklı entelektüel abluka buna bir türlü fırsat tanımıyor.

Avrupa milliyetçiliği çalışan bir analist olarak Avrupa’daki milliyetçilerin İran’a ve onun şahsında Şiîliğe nispetle besledikleri muhabbete pek çok kez tanık oldum.

“Onlar vatanlarını korumak için çalışıyorlar, anti-emperyalist ve anti-Siyonistler!” diyorlardı.

Oysa aynı milliyetçiler Afgan vatanının bağımsızlığını savunmak için yıllardır savaşan Taliban’a bir kez olsun selam vermediler. Keza sosyalistler için de aynı durum geçerlidir. 

Çünkü “lobisizlik” işte böyle bir şey!

Uzmanların da paylaştıkları gibi, sanırım bu noktadaki kilit unsur “devlet”tir. Bir devlet kamu diplomasisi, propaganda ve lobi yapabilir ancak hareketlerin böylesi bir gücü yok.

Tam da bu sebeple yıllardır Türkiye’nin dışarıda, Batı’da – özellikle de anti-emperyalist cenahta – düşman biriktirmek yerine daha çok dostluk kazanması gerektiğini yazıyorum.

Zira bir gerçeği görelim: Ehl-i Sünnet’in son umut pınarı burasıdır, Türkiye’dir. 

Bu sembol yüklü görevi gelip geçen iktidarlardan bağımsız olarak ve bazen baskın gelen eğilimlerin aksine herhangi bir yayılmacılık gayesi gütmeksizin biz üstlenmezsek, maalesef bunu üstlenebilecek başka kimse kalmadı.  

  

* Bu makale Independent Türkçe'de yayınlanmıştır, metinde yer alan fikirler yazara aittir.

Sinan Baykent

Trump yönetimi “aptal savaşlara son!” şiarıyla çıktığı yolda 2016 yılındaki seçim kampanyası esnasında Amerikan halkına verdiği sözleri tutmak suretiyle aslında gerekeni yapıyor.

Ne var ki özellikle şahin kanat ve kimi neo-con çevreler söz konusu çekilmeye şiddetle itiraz ediyorlar. 

Şahsen ABD nezdinde muhtelif görüş ayrılıkları olmasını doğal karşılıyorum. Meselenin doğal karşılamadığım ve hatta garipsediğim boyutu ise anti-emperyalistlerin verdikleri (veya veremedikleri) tepkilerle ilintili.

Başka bir deyişle, imzalanan bu tarihî antlaşmaya nispetle dünya kamuoyunda takınılan ikircikli tutumları hakikaten ilginç buluyorum.

Türkiye’nin de “önde gelen” pek çok anti-emperyalist(!) şahsiyeti ve mecrası Taliban’ın açıkça “anti-emperyal” karakterdeki zaferini görmezden gelmeyi yeğledi.

Oysa dünya çapındaki aynı “anti-emperyalist” muhit, her ne hikmetse, konu seküler veya Ehl-i Sünnet dışındaki farklı mezheplere müntesip aktörler olduğunda ise sahneyi kimseye bırakmıyor ve deyim yerindeyse cansiperâne bir tarzda klavye-mikrofon başlarında anti-emperyalist mücadeleye soyunuyor.

Peki, ama Ehl-i Sünnet’in anti-emperyalizmi diğer bütün anti-emperyalizmlerin ihtiva ettiği ulvî değerden nesi eksik?

Daha doğrusu herhangi bir eksiği var mı? Yoksa her şey en nihayetinde algıda ve algı yönetiminde mi bitiyor?

Taliban’ın zaferi ile yukarıdaki soruları geçmişte ve halihazırda kendilerini bu başlıklar etrafında çeşitli etütlere adamış isimlerle konuştum.

“Afganistan’a Barış’ı Getirme Antlaşması”: Taliban ABD’yi hezimete uğrattı

Afganistan’a boşuna “imparatorluklar mezarlığı” yakıştırması yapılmıyor. Bunun tarihin derinliklerinden gelen haklı gerekçeleri var.

Gazeteci-yazar Turan Kışlakçı Afgan halkının asırlar içinde çelikleşen “savaşçı ruh” özelliğinin altını çizerken şunları söylüyor:

Afganlar savaşçı bir toplumdur. 18. yüzyıldan bu yana mütemadiyen savaş halindedirler. İngilizleri, Fransızları, Rusları ve Hintlileri yendiler. Dahası, Afganlar kurucu bir millettir.

Dikkat edilsin; 19. yüzyıldan bu yana Hint Alt Kıtası’ndaki devletlerin tamamının ardında Afganlar vardır. Güçlü bir yapıları var. Bunca yıldır diğer kavimler sayıca üstün olmalarına rağmen Afganları yok edememiştir.

Aynı Afganlar bugün de Amerika’yı topraklarından çıkarıyorlar. ABD Afganistan’da Vietnam’dakine benzer bir bozgun yaşadı.

Aslında Afganların “ruh kudreti” her asırda başka bir lokomotif gücün şemsiyesi altında yürüyüşe geçmiştir. Ne var ki “maya” değişmemiştir ve bugün dahi hâlâ bakidir.

Bu bağlamda Taliban neredeyse çeyrek asırdır Afgan milletinin “yürüyüşe geçen en mücessem hâli” pozisyonundadır. Hakikat budur.

Dolayısıyla Taliban’dan birbirine sımsıkı bağlı olan ve iç içe geçmiş büyük bir zincirin modern halkası şekilde bahsedebiliriz.

Hâl böyle olunca, geçtiğimiz 29 Şubat tarihinde Doha’da imzalanan “Afganistan’a Barış’ı Getirme Antlaşması” da Afgan halkının göğsüne nakşedilmiş özgürlük madalyalarının sonuncusu olarak tanımlanabilir kuşkusuz.

Gazeteci Ramazan Bursa, antlaşmaya istinaden şu saptamayı yapıyor:

Antlaşma ülkedeki Amerikan varlığının son bulması zaviyesinden ele alındığı takdirde bir başarıdır.

Benzer bir yaklaşımı Afganistan’la ilgili çalışmalarıyla tanınan Mepa News Genel Yayın Yönetmeni Halid Abdurrahman da sergiliyor:

Uluslararası temsilci ve gözetimciler şahitliğinde imzalanan antlaşmanın ABD’nin Afganistan savaşını resmen kaybettiğinin en büyük kanıtıdır. ABD, bu ülkedeki asker mevcudiyeti ve klasikleşmiş askerî yöntem ve taktiklerle Taliban’ı yenemeyeceğini anladı.

Kısacası, uzmanlar Taliban’ın mutlak zaferinin tartışılmazlığı noktasında mutabıklar.

Ancak aynı uzmanlar, antlaşmanın kırılgan yapısı ile beraberinde getirebileceği muhtemel sonuçları da işaret ediyorlar.

Bir zafer elde edildi, evet. Ya şimdi?

Taliban kazandı ancak Afganistan’a henüz barış gelmiş değil

Savaşın olduğu gibi, barışın da bir bedeli vardır. Afganistan özelinde barışın maliyetinin ne olabileceğine dair ise uzmanların farklı görüş ve endişeleri bulunuyor.

Halid Abdurrahman, anlaşmanın şimdilik çok taze olduğunu belirterek yaşanması olası bazı tehlikeleri işaret ediyor:

Her an her şey olabilir. Buradaki en önemli beklenti tarafların kendi yükümlülüklerini yerine getirmeleridir. Nitekim şu günlerde anlaşmanın maddelerinden olan Taliban ile Kabil Hükûmeti’nin yani ABD’nin arasında gerçekleşmesi beklenen esir takası programı konusunda bazı pürüzlerin yaşandığı duyumları geliyor.

Sözlerinin devamında Abdurrahman, bugün itibariyle Afganistan’da herhangi bir ateşkes olmadığını, kamuoyunun bu anlamda yanlış bir algıya muhatap kılındığını vurguluyor: 

Antlaşmayla ülke genelinde bir ateşkesin uygulanmakta olduğu gibi bir algı kamuoyunda mevcut. Ancak bu doğru değil.

Taliban sadece antlaşma imzalanmadan önceki 7 günlük süreçte ABD ile ‘şiddetin azaltılması’ yönünde bir karar almış, bunun da geneli kapsayan bir ateşkes olmadığının altını çizmişti.

Dahası, antlaşmanın maddeleri dikkatle okunduğunda ABD’nin bir anlamda ülkeden çekilerek yönetimi Taliban’a devrettiği, bu antlaşmanın da bir tür ‘teslim antlaşması’ olarak değerlendirilebileceği algısı oluşuyor.

Afganistan’a herhangi bir başka yabancı müdahale olmadığı takdirde bu algının pek yanlış olmadığını da eklemem lazım.

Gazeteci Ramazan Bursa ise daha ziyade antlaşmanın gölgede kalan noktalarına parmak basıyor.

Bursa’ya göre söz konusu anlaşma ülke içindeki diğer güçlerin ilişki biçiminde yeni denge, yaklaşım ve eylemsellikler doğurabilir.

Ramazan Bursa bu tespitine dayanak olarak ise aşağıdaki savı sunuyor:

ABD 11 Eylül saldırıları sonrasında El Kaide bahanesiyle Afganistan’a müdahale etmişti.

Bugün Taliban, imzalanan antlaşmayla birlikte ‘Afganistan topraklarını ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturacak El Kaide vb. örgütler tarafından kullanılmasına engel olmayı’ taahhüt etmektedir.

Bu taahhüt, Taliban ile başta El Kaide olmak üzere diğer yerel güçlerle arasında yeni bir ilişki biçimini ete kemiğe büründürecektir.

Bursa, ayrıca Afganistan’da yeni bir iç savaşın da zuhur edebileceğini belirterek şöyle diyor:

15 Şubat 1989 tarihinde yani bundan tamı tamına 31 yıl önce son Sovyet askerleri Afganistan’ı terk ederken ülke sonu gelmez bir iç savaşa sürüklenmişti. Tarih tekerrür edebilir.

Millî Gazete yazarı Gökçen Göksal da Afganistan’da barışın pamuk ipliğine bağlı olduğunu ima ederek kopuşların yaşanıp yaşanmayacağını zamanın tayin edeceğini naklediyor:

Süreç kopar mı kopmaz mı ilerleyen günlerde göreceğiz. Bugün gördüğümüz bir şey varsa o da bundan sonra Afganistan’da yaşanacakların ABD’den çok bölge ülkelerini etkileyeceğidir. Pakistan Başbakanı İmran Han’ın bu süreçteki katkısı bu gerçeğin en önemli kanıtıdır.

Diğer yandan Gazeteci Turan Kışlakçı açığa çıkan potansiyellerle ilgili benzer endişeler taşıdığını, bunun da Taliban’ın yıllar içindeki dönüşümüyle eşgüdümlü olarak değerlendirilmesi gerektiğini paylaşarak şu tespiti yapıyor:

ABD Taliban etkisini imha edemedi, bu bir gerçektir. Dahası, bu etki bugün daha da güçlüdür. Ancak Taliban da eski Taliban değildir. Geçmişe kıyasla çok daha siyasallaşmış ve dünya siyasetine alışkın bir Taliban örneği var önümüzde.

Bilindiği üzere ABD’nin bölgedeki yeni hedefi İran’dır. Kaygım, Taliban’ın yaklaşan dönemde İran’a karşı kullanılmasıdır.

20.yüzyıldan beridir emperyalistler birini öne çıkarırken, diğerini de şeytanlaştırırlar. Ancak daha sonra şeytanlaştırdıklarını bir dönem öne çıkarttıklarına karşı kullanırlar. Taliban’ın da böylesi bir tasavvura kurban edilme riski var.

Ehl-i Sünnet’in unutulan ve görmezden gelinen anti-emperyalist mücadele gerçekliği

Taliban siyasî tecrübesi sabit bir oluşumdur. Diğer bütün oluşumlar gibi kendine has hataları, yanlışları ve kusurları vardır – bundan sonra da olacaktır.

Fakat Taliban’ın öne çıkan bir başka özelliği de onun Diyobendiye ekolünden ilham alan Hanefî çizgisi ve Ehl-i Sünnet dairesindeki katıksız varlığıdır.

Günümüzdeki yerleşik algı mühendisliği – ki Türkiye’de de bu işte mahir kimi propagandacıların alabildiğine pompaladıkları yalanlardan da müşahede edilebildiği üzere – Ehl-i Sünnet’in bütünüyle emperyalizme eklemlendiğini, hatta beynelmilel Siyonizm’e hizmet ettiğini ve egemen güçlerin bir aparatı hâline geldiğini ilan ediyor.

Mevzubahis algı mühendisliğinin ne kadar profesyonelce işletildiğini görmek için ise sosyal medyaya ve dahi konvansiyonel medya kanallarına bakmak kâfidir.

Gazeteci Turan Kışlakçı, ulusların anti-emperyalist mücadelesinde kimlik, inanç yahut ideoloji ayrımı gözetilip gözetilmediğine dair şu çarpıcı açıklamaları getiriyor:

Evet, böylesi bir ayrım yapılıyor zira devletlerin ‘terörist’ tanımlamasında tıkanıklık var. Devletler bu kavramı kendilerince kullanıyorlar. Daha 28 Şubat tarihine kadar Taliban, ABD için terörist bir yapıydı ancak bugün Afganistan’ı Taliban’a emanet ederek buradan ayrılıyorlar.

Kışlakçı, Batı’nın toplumları özgün hususiyetlerinden arındırmayı hedeflediğini, bu doğrultuda stereotipik bir kategorizasyona meylettiğini aktarıyor ve ilave ediyor:

Batı Afganistan’ı da – tıpkı diğer toplumlara yaptığı gibi – orijinal hâlinden uzaklaştırmak istedi. Uzun sakallı insanları, yöresel ve hatta millî kıyafetleri aşağıladı. İmajlar üzerinden bir algı tesis edildi.

Turan Kışlakçı, Ehl-i Sünnet’in anti-emperyalist olup olmadığıyla ilgili yaratılan sunî münakaşalarla ilgili ise görüşünü şöyle açıklıyor:

18, 19 ve dahi 20. yüzyıldaki bütün direniş hareketleri Sünnî, Sufî veya yarı-Selefî idi. Hepsi emperyalizme karşı durdular. Ancak bu direniş hareketlerinin dayandığı bir omurga, bir devlet vardı – Osmanlı İmparatorluğu.

Söz konusu hareketler Osmanlı tarafından desteklenirdi. Osmanlı’nın son dönemlerinde dahi, örneğin Afganistan’da, Türk komutanlar direnişlere sahip çıkıyorlardı.

Rauf Orbay bunlardan birisiydi. Bugün Sünnî dünyanın sıkıntısı temsiliyetle ilgili bir sıkıntıdır. Sünnîleri açıktan sahiplenen bir devlet yok oysa İran dünya Şiîliğini kontrol edebiliyor.

Kışlakçı’nın hakkı var. Şeyh Şâmil’den Abdülkadir el-Cezarirî’ye, Allâl el-Fâsî’den Abdülkerim Hattabî’ye, Ömer Muhtar’dan Aliya İzzetbegoviç’e değin Ehl-i Sünnet inancına bağlı farklı jenerasyonlar, farklı zaman ve yerlerde anti-emperyalist direnişi bayraklaştırdılar.

Öte yandan Ramazan Bursa da sorunun temsiliyetle ilgili olduğunu düşünenlerden.

Sünnî dünyada anti-emperyalist mücadelenin devletler üzerinden değil hareketler üzerinden vücut bulduğunu dillendiren Bursa, Şiî dünyanın İran üzerinden daha organize bir görüntü çizdiğini anlatıyor ve ekliyor:

Emperyalizmle mücadelede öncü Sünnî İslamî hareketler gelinen noktada zaman içinde zayıflamış ve bölünmüştür. Bu hareketlerin çözmeleri gereken iç sıkıntıları mevcut. Bu durum ise ifade ettiğiniz algının oluşmasına yol açıyor.

Mesela Türkiye’de Millî Görüş, Ortadoğu’da İhvan, Hamas ve Asya’da Cemaat-i İslâmî gibi hareketler İslâm dünyasında emperyalizmle mücadelede çok etkin rol üstlenmiş hareketlerdir ve bu çizgilerini hâlâ korumaktadırlar. 

Benzer bir tahlili Gökçen Göksal da paylaşıyor. Göksal Sünnî dünyanın bir planlayıcı merkezden mahrum olduğuna değiniyor ve devam ediyor: 

İşin içinde stratejik bir akıl olmayınca iş sadece kör teröre dönüyor. Kör terör ise en nihayetinde anti-emperyalist olmaktan çok tam tersine emperyalizme hizmet anlamını taşıyor.

Halid Abdurrahman, “anti-emperyalist mücadele” kavramının sahadaki motivasyonların birebir tercümesiyle tam olarak örtüşmeyebileceğini ifade ederek, “İslâmî eğilimli gruplar sahada emperyal güçlere karşı yürüttükleri mücadeleyi yahut savaşları ‘anti-emperyalizm’ söylemi üzerinden yürütmüyorlar. Burada terminolojik farklılığa dikkat etmek gerekir. Öze bakıldığında durum herhangi bir farklılık içermese de burada hassas olunmalıdır” diyor.  

Independent Türkçe yazarı Av. Ali Rıza Yaman ise tasvir etmeye çalışılan olguya kuşbakışı bakıyor:

Son yüzyılda Batı’nın hegemonyasında en çok tehlike arz eden Ehl-i Sünnet iki devlet adamından biri Abdülhamid ha’l edilmiş, diğeri olan Saddam Hüseyin ise şehit edilmiştir.

Gelinen nokta itibariyle Amerika’ya diz çöktüren Taliban’ı ağızlarına dahi almayanlar, Amerika’yla bir olup milyonlarca Müslümanı öldürenleri ise baş tacı yapıyorlar.

Hülâsâ, herkes sorunun farkında.

Epilog

Kendi payıma Taliban’ı salt bir “İslâmî hareket” şeklinde değil, aynı zamanda Afgan vatanseveri-milliyetçisi bir hareket olarak da görüyorum.

Geçmişteki bazı uygulamaları elbette eleştirilebilir ve hatta eleştirilmelidir. Ancak bu, 2020 yılı itibariyle fethettikleri haysiyetli özgürlüğü ve neredeyse 20 yıl boyunca ortaya koydukları destansı direnişi de perdelememeli.

Taliban’ın zaferi dünyada gitgide daha çok kabul görmeye başlayan Ehl-i Sünnet düşmanlığını durdurabilir mi, emin değilim.

Söz konusu düşmanlık artık adeta kökleşme yolundadır. Örneğin ben hem dünyada hem de Türkiye’de Taliban’ın başarısına “anti-emperyalizm” ortak paydasında buluşmak suretiyle yalnızca İslâmî camiaların değil, sosyalistlerin de milliyetçilerin de şapka çıkarmalarını beklerdim.

Ancak dünyayı pençesine alan “anti-Ehl-i Sünnet” odaklı entelektüel abluka buna bir türlü fırsat tanımıyor.

Avrupa milliyetçiliği çalışan bir analist olarak Avrupa’daki milliyetçilerin İran’a ve onun şahsında Şiîliğe nispetle besledikleri muhabbete pek çok kez tanık oldum.

“Onlar vatanlarını korumak için çalışıyorlar, anti-emperyalist ve anti-Siyonistler!” diyorlardı.

Oysa aynı milliyetçiler Afgan vatanının bağımsızlığını savunmak için yıllardır savaşan Taliban’a bir kez olsun selam vermediler. Keza sosyalistler için de aynı durum geçerlidir. 

Çünkü “lobisizlik” işte böyle bir şey!

Uzmanların da paylaştıkları gibi, sanırım bu noktadaki kilit unsur “devlet”tir. Bir devlet kamu diplomasisi, propaganda ve lobi yapabilir ancak hareketlerin böylesi bir gücü yok.

Tam da bu sebeple yıllardır Türkiye’nin dışarıda, Batı’da – özellikle de anti-emperyalist cenahta – düşman biriktirmek yerine daha çok dostluk kazanması gerektiğini yazıyorum.

Zira bir gerçeği görelim: Ehl-i Sünnet’in son umut pınarı burasıdır, Türkiye’dir. 

Bu sembol yüklü görevi gelip geçen iktidarlardan bağımsız olarak ve bazen baskın gelen eğilimlerin aksine herhangi bir yayılmacılık gayesi gütmeksizin biz üstlenmezsek, maalesef bunu üstlenebilecek başka kimse kalmadı.  

  

* Bu makale Independent Türkçe'de yayınlanmıştır, metinde yer alan fikirler yazara aittir.