Ortadoğu

"Hastalar Suçlular ve Tecavüzcüler" Ukraynalılar İsrail'e Gittikleri için Pişman Mı?

21 Haziran 2022 11:44

İsrail'in yabancılara yönelik ırkçılığı elbette Afrikalılarla sınırlı değil. Rus-Ukrayna savaşının patlak vermesinden sonra, yaklaşık 18.000 Ukraynalı İsrail'e gitti. Gelenlerin üçte ikisi Yahudi olmayan kişilerdi.

Muslim Port Haber Merkezi | Büşra Zehra Çamdalı

İsrail "i24" kanalının kamerası, daha önce Güney Lübnan Ordusu* saflarında savaşan Lübnanlı bir mülteciyi İşgal altındaki topraklardaki İsrail yerleşim yerlerinden birinde bir apartmanda bazı onarımlar yaparken gösterdi. İşgalcilerin yerleştiği bu topraklar -aynı zamanda- “İsrail’e gelen Ukraynalı mültecileri kabul ediyor ve Doğu Avrupa'da sürmekte olan savaştan kaçan bazı Ruslara ev sahipliği yapıyordu. İsrail propagandasının tanıdık ve klasik bir sahnesi. Bu ve bunun gibi sahnelerde İsrail’in ifade etmek istediği mesaj gayet açıktır: İsrail'in kapıları kendi aralarında savaşanlara bile açıktır. Ve işte bu da Ruslar’ın ve Ukraynalılar’ın işgal altındaki Filistin topraklarında bir yerleşim yerlerinde uyum içinde birlikte yaşadıklarının bir delilidir.(1) Yahudi medyasının sürekli olarak sunmaya çalıştığı bu güllük gülistanlık portreler hakikatte birçok yönü örtbas etmekte ve işgal devletinin ekonomik krizlerden ve savaşların yakıcı ateşinden kendine sığınmak isteyenlere karşı takındığı ırkçı tavrı gizlemektedir. Afrikalı göçmenlerden tut Doğu Avrupa'da yerinden edilenlere kadar.

İSRAİL'E SIĞINMANIN TARİHİ:  “SADECE YAHUDİLER İÇİN”

İsrail -öteden beri-  kendi ülkelerinde zulümden kaçan mültecilere bazı haklar tanıyan ve insanların hayati tehlikelerle karşı karşıya kalabilecekleri herhangi bir yere geri gönderilmelerini yasaklayan Uluslararası Mülteci Hakları Sözleşmesi’nin 1951 yılında ilan imzalanmasında ve edilmesinde büyük bir rol oynadı. Ve İşgalci devlet kendilerine düşman olan ülkelerde yaşayan Yahudileri sınır dışı edilmekten korumak için bu anlaşmayı memnuiyetle karşıladı. II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonraki o günlerde Nazi zulmünün hatırası hala canlıydı. Ancak İbrani devleti aynı coşkuyu 1949'da imzalanan, savaşlar esnasındaki insani koşulları ele alan Cenevre Sözleşmesi hazırlanırken göstermedi. Zira bu anlaşma Filistinliler ve Araplarla yapılan ilk savaştan sonra imzalanmıştı ve bu şartlar altında bu tür bir anlaşmaya kendini sürdürmek yeni kurulan bir devlet için akıllıca değildi. (2)

İsrail sözleşmeyi 1951 yılında imzalamasına rağmen, savaş sebebiyle olan iltica başvurularının ele alındığı özel kriterleri etkinleştirmek için (Sözleşme ülkelere bu tür mültecilerle muamelede belirli kriterler getirmediği için) 2001 yılına kadar bekledi. İsrail hukuku açısından, 1950 tarihli Geri Dönüş Kanunu ve 1952 tarihli Vatandaşlık Kanunu, Yahudilere Yahudi olmayan akrabalarıyla birlikte İsrail vatandaşlığı hakkı verilmesini şart koşarken Filistinlilere ise, Birleşmiş Milletler Filistinlilere Yardım ve Çalışma Teşkilatı "UNRWA"nın (UNRWA) koruması altında oldukları için, zaten Cenevre Sözleşmesi'nin dışında tutulmuşlardı. Bu yüzden Yahudi olmayan mültecilerin dosyası, hükümetin siyasi yönelimlerine ve İsrail kamuoyunun keyfine bağlı kaldı.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği 1970-1980 yılları arasında 95talep kaydederken,  1980-1990 yılları arasında 237 talep kaydetti. Bu, Yahudi olmayanlara yönelik kısıtlamalar nedeniyle nispeten mütevazı bir rakam.(4) İşgalci devlet, 1970'den önce İsrail'deki sığınmacıların sayısı hakkında ise herhangi bir rakam vermedi. Doksanlı yıllarda ise iltica taleplerinin sayısı 753'e yükseldi ve bu sayı 2000'de iki katına çıkarken 2002’de tekrar iki katına çıktı. İşgal hükümeti bu durumdan hiç hoşlanmadı. Bilakis bu durumla mücadele için net standartlar koydu ve kesin adımlar attı. Dönemin Başbakanı "Ariel Şaron", sadece sığınmacılık gözleyenleri değil, aynı zamanda yaşamak için İsrail' gelmek isteyenleri de durduran “kapalı gökyüzü” politikasının ilan etti. Buna ek olarak işgal polisinin özel güvenlik birimleri, mültecileri takip etmek ve işgal altındaki Filistin topraklarının çıkarmak için aktif olarak faaliyet gösteriyordu. 2007'nin gelişiyle işgal topraklarına yeni gelen ve işgal devletine  “ağır gelen” bir misafirliği temsil eden, Mısır sınırlarını geçerek işgal altındaki Filistin'in kapılarını çalan Sudanlı ve Eritreli mültecilerin geldiğinde mesele daha da karmaşık hale geldi.

İSRAİL'İN GÖZÜNDE MÜLTECİLER…  "HASTALAR, SUÇLULAR VE TECAVÜZCÜLER"

Tel Aviv şehri, işgal hükümetinin dünyaya pazarlamak istediği imaja en yakın modeldir. Çünkü bu şehir özgür, liberal ve diğer İsrail’in işgal altında tuttuğu şehirlerde bulabileceğimiz Ortodoks modellerinden uzak bir şehirdir. Bununla birlikte, Tel Aviv - gelişmesine ve modernliğine rağmen- Yahudi olmayan sığınmacıların, Yahudi olmayanların -Arap, Afrikalı ve Avrupalı ​​ayrımı yapmaksızın-  hayatlarını ablukaya almaktan geri durmayan ırkçı devlette çoğu zaman bulamadıkları insancıl geçim kaynakları aramak için toplandıkları ve yoksulluğun hâkim olduğu bir güney bölgesini de içinde barındırıyor.

İsrail'in sığınmacılara karşı düşmanca tavrı, “Benjamin Netanyahu” başkanlığındaki o zamanki iktidardaki sağcı Likud partisinin Ekim 2018'de başlattığı kampanya sırasında ortaya çıktı. Partinin bu propaganda kampanyasında Eritre bayrağını tutan siyahi bir adamın yanında İsrail bayrağı tutan bir Yahudi’nin olduğu bir pankart ve bir yazı vardı: "Ya onlar ya biz; Yahudi şehrine sızdık." Afişlerin gelen eleştiriler sebebiyle birkaç gün içinde kaldırıldığı doğru, ancak İsrail'deki ırkçılığın bireysel davranışlardan ibaret olmadığı, bilakis sığınmacıları Yahudi çoğunluk nüfusa karşı demografik bir tehlike vasfıyla olarak gören egemen sınıfın izlediği kapsamlı bir politika olduğu şüphe götürmez bir şekilde ortaya çıktı.

İsrail'deki kanaat önderleri genellikle sığınmacılar için insanlık dışı bir dil kullanırlar. Mesela, onlardan bahsederken, Sudan’da Darfur’daki soykırımdan kaçanlar veya Eritre'deki köleliğe benzer askerlik koşullarından kaçanlar olarak değil de, işgalci ve İsrail’i tehdit eden saatli bomba gibi bahsederler. (5) Burada, İsrail hükümetlerinin mültecilere sık sık “sızanlar” olarak atıfta bulunduğuna, bunun da İsrail kamuoyu üzerinde olumsuz bir etki yaratmak için seçilen bir kelime olduğuna değinmek gerekir. Böylelikle onları otomatik olarak işgal altındaki topraklarda operasyonlar yürüten (Yine İsrail'in tabiriyle) Filistinli "sızıntıcılar" ile ilişkilendiriyor. İsrail medyasında sığınmacılar çoğu zaman yasadışı ikamet eden kişiler olarak tanımlanıyor, bu iddia doğru değildir. Sığınmacılar, yasal olarak ve her ne kadar onlara çalışma hakkı veya kamu hizmeti özellikle de sağlık hizmeti alma hakkı vermese de aylık olarak yenilenen vizelerle yaşamaktadırlar.(6) İsrail makamları çoğu sığınma başvurusunu incelememesine rağmen İsrail medyası , -İsrailli yetkililerin ve Knesset üyelerinin yaptığı açıklamalarda tekrarlanan- çoğunun ekonomik nedenlerle geldiği söylentisini yayıyor.(7)

İsrail'de daha iyi bir yaşam hayal eden sığınmacıların karşılaştığı tek suçlama yalancılık, hırsızlık değil bilakis bunlar devletin, medyanın ve toplumun onları itham ettiklerine kıyasla daha az tehlikeli suçlamalar. Resmi veriler sığınmacılar arasında diğerlerine kıyasla daha büyük bir suç eğilimi göstermemesine rağmen, mülteciler,  medya onlarındahil olduğu olaylara diğerlerinden daha fazla odaklandığından, toplum için tehlike arzettikleri konusunda damgalanmaktan şikayetçiler.Bu bağlamda, İsrail eski İçişleri Bakanı Eli Yishai'nin sığınmacıları şiddet ve tecavüzle suçlayan bir açıklamasını görüyoruz Ve onun açısından çözüm, tüm mültecilerin etkisiz hale getirilinceye veya işledikleri suçlar önleninceye kadar hapishanelerde veya gözaltı merkezlerinde tutulmalarından başka bir şey değil. (8)

İsrail medyası da aynı yolu izliyor, çünkü hırsızlık, evlere zorla girme suç oranlarının yükselmesi gibi olayları sürekli  değerlendiriyor; Ve ona göre, bu hadiseler İsrail'e sadece yabancı "sızıcılar" ile geldi. İsrail hükümetine gelince, bu ırkçı saldırganlığını fiiliyata dönüştürmekte geç kalmamıştı. Eski Başbakan Benjamin Netanyahu, Afrikalıların Mısır yoluyla İsrail'e geçişlerini engellemek amacıyla Aralık 2013'te inşaatı biten bir izolasyon duvarı yapma emri vermişti. (9)

Sığınmacılar, çeşitli suçlarla itham edilmelerinin yanı sıra ciddi hastalık ve salgın hastalıkların kaynağı olarak da kabul edilmektedir. İsrail meselelerinde uzmanlaşmış Filistin "Medar" merkezi, 2012'de İsrail'deki mülteciler hakkında "Yabancı İşçiler Yardım Merkezi" tarafından yayınlanan bir raporun özetini yayınladı.

Raporda, "Eli Yishai"nin, sığınmacılar tarafından tecavüze uğrayan kadın ihbarlarının sayısının, "AIDS virüsünün taşıyıcıları" olarak suçlanma korkusu nedeniyle az olduğunu düşündüğü ifadeleri yer verildi. (10) İsrail'deki tüberküloz hastalarının yaklaşık %80'inin ve HIV taşıyıcılarının da %50-60'ının sığınmacı olduğunu söyleyen İsrailli Profesör Rafi Karso'dan alıntı yapıldı. Her ne kadar objektif istatistikler ve rakamlar ve onun açıklamalarını kanıtlamasa da, bazı Knesset üyeleri bu olumsuz düşünceyi tırmandırıyorlar. Ve sığınmacıların varlığının umuma açık yerlerde İsrailli vatandaşların ve akşama kadar sığınmacı çocuklarla aynı okulları ve kulüpleri paylaşmak zorunda kalan çocuklarının güvenliği için bir tehdit olduğunu düşünüyorlar.(11)

YAHUDİ SAFLIĞINA KARŞI TEHDİT

2019'un sonuna gelindiğinde Sudan ve Eritre'den İsrail’e gelen sığınmacı sayısı 32.000'e ulaştı. Bazı İsrailli sivil toplum örgütü veya aktivistlerin sığınmacılara verdiği desteğe rağmen medya, hükümet ve siyasetçiler Yahudi cemaati için büyük bir tehdit oluşturduğundan dolayı bu duruma bir son verilmesini istiyor. Eski İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu 2018 yılında -uluslararası baskı nedeniyle geri adım atmadan önce- evli olmayan sığınmacıları sınır dışı etme planını açıkladı. (12)

İşgalci devletin üzerinde sürekli bir demografik kâbus hayaleti asılı duruyor. Zira Tel Aviv 1948'den beri işgal ettiği topraklarda Yahudi olmayan her şeyden korkuyor. Ve yabancılardan nefret edenler, bunu -sözde- Tapınağın yıkımından bu yana Yahudi devleti için en büyük tehlike olarak görüyorlar. Bu "ırkçı" uyarılar sadece politikacılar ve medya mensuplarında değil, aynı zamanda hahamların dini söylemlerinde de mevcuttur. Askeri Haham Achiad Eteniger, kadınları taciz eden, hırsızlık yapan ve İsrail'i demografik olarak tehdit eden sığınmacılardan temizlemek için ordunun ve polisin güney Tel Aviv'e gönderilmesini istedi. (13) Aynı şekilde, ünlü Haham Yisrael Rosen, mültecilere karşı İncil'deki yabancılara iyi davranmayı teşvik eden emirlerle muamele edilmesi çağrıları ile ilgili şunları dedi: “Bunlar, İsrail'in kırılgan demografisini ciddi şekilde rahatsız eden, sarhoşluk hırsızlık, tecavüz ve şiddetten başka bir şeyle bilmeyen, tembel, bulundukları yere terör ve korku salan bir grup yabancıdır." (14)

Sığınmacı çocukların İbranice'yi akıcı bir şekilde konuşmaları, aileleri çevrelerindeki toplumla uyumlu İsrail yaşam tarzını benimsediği için büyük oranda İsrailli çocuklar gibi yaşamaları sebebiyle görülen uyum, Yahudi kimliğini savunanların korkularını artırıyor. Bu sığınmacı çocuklar  -çoğunluğu Hıristiyan olmasına rağmen- Yahudi öğretilerin önemli bir yer tuttuğu normal bir İsrail eğitimi alıyorlar.

Bu ırkçı kışkırtmaya paralel olarak, hükümet de işgal ettikleri topraklarda  “Avrupa rüyası”  görenleri caydıracak güvenlik önlemleri alarak ve yasak standartlar koyarak mültecilerin sayısını sınırlamak için harekete geçti. Knesset, 2013 yılında kaçakların -gönüllü olarak- ülkelerine dönmesini teşvik etmek amacıyla sığınmacıların “Holot” gözaltı merkezinde tutulmasına izin veren “Sızmayı Önleme Yasası”nı kabul etti. (15) Kanun, sığınmacıların üç ay hapis cezasına çarptırılması veya maaşlarından %20 kesinti ile 20 aya kadar gözaltına alınması şart koşuyor. Ve sığınmacı ülkeyi terk etmedikçe bu parayı geri alma hakkına sahip değil. Bu politika, İsrail Yüksek Mahkemesi'nin devletten yasa dışı olması nedeniyle 36.000 sığınmacının paralarını iade etmesini istediği 2020 yılına kadar devam etti. (16) Sığınmacılar, bu ırkçı politikalarla birlikte birçok İsrailli mülteci karşıtı örgütün ve aktivistlerin şiddetine de maruz kalıyor. Bu gruplar sığınmacıların toplandığı mahallelere gece baskınları düzenleyerek onlara sözlü ve fiili olarak saldırıyorlar ve onları “devletin kontrolü dışında kalan ve devlet düşmanı” olarak tanımladıkları bu bölgelerden kovuyorlar. (17) Bu davranış, devletin ırkçı politikaları ile İsrail toplumunun hareketleri arasındaki uyumu ifade etmektedir. İsrailli grupların Afrikalılara yönelik bu ırkçılığı, devletin politikalarını uygulamadığı zaman ortaya çıkan tekrarlayan bir örüntü oluşturmaktadır. Mesela yerleşimciler, işgal altındaki Kudüs ve Batı Şeria'daki "Arap avcılığı" operasyonlarında görev alıyorlar.

HERKES İÇİN IRKÇILIK

İsrail'in yabancılara yönelik ırkçılığı elbette Afrikalılarla sınırlı değil. Afrikalı sığınmacıların tenlerinin renginden dolayı sıkıntı yaşadığı doğrudur, ancak aslında Yahudi olmadığı için yaşadığı ayrımcılıktan mustariptir. Ve bu her ne kadar beyaz olsalar bile yolları İsrail'e çıkan tüm “yabancılar” için geçerlidir. Rus-Ukrayna savaşının patlak vermesinden sonra, yaklaşık 18.000 Ukrayna vatandaşı İsrail'e gitti. Gelenlerin üçte ikisi Yahudi olmayan kişilerdi. Yahudilerin oranını sürekli olarak yükseltmeye çalışan İbrani devletine bu kadar çok sayıdaki Yahudi olmayan kişilerin gelişi iç kamuoyunda tartışmaya ve şikayetlenmelere yol açtı.

 Geçen yıl yapılan bir nüfus sayımına göre, işgal altındaki topraklardaki nüfusun %74'ünü Yahudiler oluşturuyor. Bu karşın Araplar nüfusun %21'i oluşturuyor. Geri kalan ise diğer ırklardan ve etnik kökenlerden, özellikle de Arap olmayan Hıristiyanlardan oluşuyor. (18) İşgalci devlet, Ukraynalı Yahudilerin, -en az bir Yahudi dedesi olan herkese vatandaşlık ve İsrail'de ikamet hakkını garanti eden- 1950 tarihli Geri Dönüş Yasası uyarınca ülkeye girmelerine izin verdi. Buna karşın Yahudi olmayanlara yönelik politikalar daha katı görünüyordu. İçişleri Bakanı Ayelet Shaked -geçen Mart ayında- İsrail’in kabul edeceği Yahudi olmayan göçmen sayısını beş bin kişiyle sınırlandırırken, işgal topraklarında yaşayan 20 bin Ukraynalıya da silahlı savaş sona erene ve durumlar düzelene kadar ülkede kalma fırsatı verdi. Fakat Shaked, bu konuda daha açık bir politika izleyen sol cenahtan gelen baskı nedeniyle bu adımı geri çekti. (19) Bu ayrımcı politika, işgalci ülke savaştan kaçan sığınmacıları çevreleyen standartların "gevşediğini" açıklasa bile,  işgalci ülkenin vatandaşlarıyla ilişkilerindeki politikalarını eleştiren Ukrayna büyükelçiliğini kızdırdı. Büyükelçilikten yapılan açıklamada, İsrail'in önlemlerinin Yahudi olmayan Ukrayna vatandaşlarının savaş nedeniyle karşılaştıkları zorlukları gözetmediği ifade ederek "Rusya Ukrayna halkına karşı binlerce sivili öldürerek katliam yapıyor, İsrail hükümeti ise -engelleyici bir şekilde- kendisine kaçan her Ukraynalının kimliğini araştırıyor." dedi. Ayrıca büyükelçilik hükümetten İsrail'de yaşayan akrabası olan tüm Ukraynalı sığınmacıları kabul etmesini ve savaşın bitene kadar sınır dışı etmemesini istedi. (20)

Ukrayna savaşı, o zaman, Batı ittifakı içindeki konumunu geri kazanmaya çalışan işgal devleti İsrail’in Rusya'ya karşı Ukrayna'ya verdiği resmi desteğe rağmen, yabancıları kabul etmeme hususunda izlediği çifte standardı ortaya çıkardı. Dini ve etnik savaşların hâkim olduğu bir bölgede demokrasi, çeşitlilik ve farklılık sloganları atmasına karşılık Yahudi olmayanları reddettiğini göstermekten çekinmedi. Ancak İsrail -ne pahasına olursa olsun kovmak istediği- Afrikalılara yönelik ister doğrudan kaçtıkları ülkelere göndererek, ister diğer Afrika ülkeleriyle para karşılığında ev sahipliği yapmayı kabul edecek bir anlaşma formülü bularak ortaya koyduğu bariz ırkçı muamelesinden -Ukraynalılarla olan münasebetine nazaran- daha az utanç duyuyor. İsrail ırkçılığının (yetmiş yıl önce kurulmasından bu yana) en büyük ve en görünür kurbanları olan Araplara ve Filistinlilere karşı ırkçı politikalarını arttırmaktan da herhangi bir utanç duymuyor.

**Güney Lübnan Ordusu: Lahad Ordusu olarak da bilinir. 1976 yılında İsrail'in güney köylerinden ve Lübnan ordusunun muhalif birliklerinden, Filistin Kurtuluş Örgütü, Emel Hareketi Komünist Parti veya Hizbullah gibi işgal karşıtı İsrail’in düşmanı gruplara karşı koymak amacıyla İsrail’in desteğiyle oluşturulan milis gücüdür.

Kaynaklar

1. İsrail: Kibbutz, Ukraynalı mülteciler için iniş noktası

2. İsrail'deki “Afrika Avcılığı” Uygulamaları

3. İsrail'de sığınma başvurusu. Karen Akoka, Poıtıers üniversitesi.

4. a.g.e

5. Afrika'dan İsrail'e göçün zorlukları ve sorunları

6. Afrikalı Mülteciler Kanseri, İsrail Belgeleri, Medar Merkezi, İsrail 2012.

7. a.g.e

8. a.g.e

9. a.g.e

10. a.g.e

11. a.g.e

12. Afrika'dan İsrail'e göçün zorlukları ve sorunları

13. Afrikalı Mülteciler Kanseri, İsrail Belgeleri, Medar Merkezi, İsrail 2012.

14. a.g.e

15. İsrail'deki “Afrika Avcılığı” Uygulamaları

16. a.g.e

17. a.g.e

18. İsrail, ukrayna'dan gelen yahudi olmayan mülteci akını ile başa çıkmak için mücadele ediyor.

19. a.g.e

20. Ukrayna büyükelçiliği, Yahudi devletini 'mültecileri incelemekle' suçladı.

*Bu makale Al Jazeera’da Mehdi Zeydavi tarafından kaleme alınmıştır.

Muslim Port Haber Merkezi | Büşra Zehra Çamdalı

İsrail "i24" kanalının kamerası, daha önce Güney Lübnan Ordusu* saflarında savaşan Lübnanlı bir mülteciyi İşgal altındaki topraklardaki İsrail yerleşim yerlerinden birinde bir apartmanda bazı onarımlar yaparken gösterdi. İşgalcilerin yerleştiği bu topraklar -aynı zamanda- “İsrail’e gelen Ukraynalı mültecileri kabul ediyor ve Doğu Avrupa'da sürmekte olan savaştan kaçan bazı Ruslara ev sahipliği yapıyordu. İsrail propagandasının tanıdık ve klasik bir sahnesi. Bu ve bunun gibi sahnelerde İsrail’in ifade etmek istediği mesaj gayet açıktır: İsrail'in kapıları kendi aralarında savaşanlara bile açıktır. Ve işte bu da Ruslar’ın ve Ukraynalılar’ın işgal altındaki Filistin topraklarında bir yerleşim yerlerinde uyum içinde birlikte yaşadıklarının bir delilidir.(1) Yahudi medyasının sürekli olarak sunmaya çalıştığı bu güllük gülistanlık portreler hakikatte birçok yönü örtbas etmekte ve işgal devletinin ekonomik krizlerden ve savaşların yakıcı ateşinden kendine sığınmak isteyenlere karşı takındığı ırkçı tavrı gizlemektedir. Afrikalı göçmenlerden tut Doğu Avrupa'da yerinden edilenlere kadar.

İSRAİL'E SIĞINMANIN TARİHİ:  “SADECE YAHUDİLER İÇİN”

İsrail -öteden beri-  kendi ülkelerinde zulümden kaçan mültecilere bazı haklar tanıyan ve insanların hayati tehlikelerle karşı karşıya kalabilecekleri herhangi bir yere geri gönderilmelerini yasaklayan Uluslararası Mülteci Hakları Sözleşmesi’nin 1951 yılında ilan imzalanmasında ve edilmesinde büyük bir rol oynadı. Ve İşgalci devlet kendilerine düşman olan ülkelerde yaşayan Yahudileri sınır dışı edilmekten korumak için bu anlaşmayı memnuiyetle karşıladı. II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonraki o günlerde Nazi zulmünün hatırası hala canlıydı. Ancak İbrani devleti aynı coşkuyu 1949'da imzalanan, savaşlar esnasındaki insani koşulları ele alan Cenevre Sözleşmesi hazırlanırken göstermedi. Zira bu anlaşma Filistinliler ve Araplarla yapılan ilk savaştan sonra imzalanmıştı ve bu şartlar altında bu tür bir anlaşmaya kendini sürdürmek yeni kurulan bir devlet için akıllıca değildi. (2)

İsrail sözleşmeyi 1951 yılında imzalamasına rağmen, savaş sebebiyle olan iltica başvurularının ele alındığı özel kriterleri etkinleştirmek için (Sözleşme ülkelere bu tür mültecilerle muamelede belirli kriterler getirmediği için) 2001 yılına kadar bekledi. İsrail hukuku açısından, 1950 tarihli Geri Dönüş Kanunu ve 1952 tarihli Vatandaşlık Kanunu, Yahudilere Yahudi olmayan akrabalarıyla birlikte İsrail vatandaşlığı hakkı verilmesini şart koşarken Filistinlilere ise, Birleşmiş Milletler Filistinlilere Yardım ve Çalışma Teşkilatı "UNRWA"nın (UNRWA) koruması altında oldukları için, zaten Cenevre Sözleşmesi'nin dışında tutulmuşlardı. Bu yüzden Yahudi olmayan mültecilerin dosyası, hükümetin siyasi yönelimlerine ve İsrail kamuoyunun keyfine bağlı kaldı.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği 1970-1980 yılları arasında 95talep kaydederken,  1980-1990 yılları arasında 237 talep kaydetti. Bu, Yahudi olmayanlara yönelik kısıtlamalar nedeniyle nispeten mütevazı bir rakam.(4) İşgalci devlet, 1970'den önce İsrail'deki sığınmacıların sayısı hakkında ise herhangi bir rakam vermedi. Doksanlı yıllarda ise iltica taleplerinin sayısı 753'e yükseldi ve bu sayı 2000'de iki katına çıkarken 2002’de tekrar iki katına çıktı. İşgal hükümeti bu durumdan hiç hoşlanmadı. Bilakis bu durumla mücadele için net standartlar koydu ve kesin adımlar attı. Dönemin Başbakanı "Ariel Şaron", sadece sığınmacılık gözleyenleri değil, aynı zamanda yaşamak için İsrail' gelmek isteyenleri de durduran “kapalı gökyüzü” politikasının ilan etti. Buna ek olarak işgal polisinin özel güvenlik birimleri, mültecileri takip etmek ve işgal altındaki Filistin topraklarının çıkarmak için aktif olarak faaliyet gösteriyordu. 2007'nin gelişiyle işgal topraklarına yeni gelen ve işgal devletine  “ağır gelen” bir misafirliği temsil eden, Mısır sınırlarını geçerek işgal altındaki Filistin'in kapılarını çalan Sudanlı ve Eritreli mültecilerin geldiğinde mesele daha da karmaşık hale geldi.

İSRAİL'İN GÖZÜNDE MÜLTECİLER…  "HASTALAR, SUÇLULAR VE TECAVÜZCÜLER"

Tel Aviv şehri, işgal hükümetinin dünyaya pazarlamak istediği imaja en yakın modeldir. Çünkü bu şehir özgür, liberal ve diğer İsrail’in işgal altında tuttuğu şehirlerde bulabileceğimiz Ortodoks modellerinden uzak bir şehirdir. Bununla birlikte, Tel Aviv - gelişmesine ve modernliğine rağmen- Yahudi olmayan sığınmacıların, Yahudi olmayanların -Arap, Afrikalı ve Avrupalı ​​ayrımı yapmaksızın-  hayatlarını ablukaya almaktan geri durmayan ırkçı devlette çoğu zaman bulamadıkları insancıl geçim kaynakları aramak için toplandıkları ve yoksulluğun hâkim olduğu bir güney bölgesini de içinde barındırıyor.

İsrail'in sığınmacılara karşı düşmanca tavrı, “Benjamin Netanyahu” başkanlığındaki o zamanki iktidardaki sağcı Likud partisinin Ekim 2018'de başlattığı kampanya sırasında ortaya çıktı. Partinin bu propaganda kampanyasında Eritre bayrağını tutan siyahi bir adamın yanında İsrail bayrağı tutan bir Yahudi’nin olduğu bir pankart ve bir yazı vardı: "Ya onlar ya biz; Yahudi şehrine sızdık." Afişlerin gelen eleştiriler sebebiyle birkaç gün içinde kaldırıldığı doğru, ancak İsrail'deki ırkçılığın bireysel davranışlardan ibaret olmadığı, bilakis sığınmacıları Yahudi çoğunluk nüfusa karşı demografik bir tehlike vasfıyla olarak gören egemen sınıfın izlediği kapsamlı bir politika olduğu şüphe götürmez bir şekilde ortaya çıktı.

İsrail'deki kanaat önderleri genellikle sığınmacılar için insanlık dışı bir dil kullanırlar. Mesela, onlardan bahsederken, Sudan’da Darfur’daki soykırımdan kaçanlar veya Eritre'deki köleliğe benzer askerlik koşullarından kaçanlar olarak değil de, işgalci ve İsrail’i tehdit eden saatli bomba gibi bahsederler. (5) Burada, İsrail hükümetlerinin mültecilere sık sık “sızanlar” olarak atıfta bulunduğuna, bunun da İsrail kamuoyu üzerinde olumsuz bir etki yaratmak için seçilen bir kelime olduğuna değinmek gerekir. Böylelikle onları otomatik olarak işgal altındaki topraklarda operasyonlar yürüten (Yine İsrail'in tabiriyle) Filistinli "sızıntıcılar" ile ilişkilendiriyor. İsrail medyasında sığınmacılar çoğu zaman yasadışı ikamet eden kişiler olarak tanımlanıyor, bu iddia doğru değildir. Sığınmacılar, yasal olarak ve her ne kadar onlara çalışma hakkı veya kamu hizmeti özellikle de sağlık hizmeti alma hakkı vermese de aylık olarak yenilenen vizelerle yaşamaktadırlar.(6) İsrail makamları çoğu sığınma başvurusunu incelememesine rağmen İsrail medyası , -İsrailli yetkililerin ve Knesset üyelerinin yaptığı açıklamalarda tekrarlanan- çoğunun ekonomik nedenlerle geldiği söylentisini yayıyor.(7)

İsrail'de daha iyi bir yaşam hayal eden sığınmacıların karşılaştığı tek suçlama yalancılık, hırsızlık değil bilakis bunlar devletin, medyanın ve toplumun onları itham ettiklerine kıyasla daha az tehlikeli suçlamalar. Resmi veriler sığınmacılar arasında diğerlerine kıyasla daha büyük bir suç eğilimi göstermemesine rağmen, mülteciler,  medya onlarındahil olduğu olaylara diğerlerinden daha fazla odaklandığından, toplum için tehlike arzettikleri konusunda damgalanmaktan şikayetçiler.Bu bağlamda, İsrail eski İçişleri Bakanı Eli Yishai'nin sığınmacıları şiddet ve tecavüzle suçlayan bir açıklamasını görüyoruz Ve onun açısından çözüm, tüm mültecilerin etkisiz hale getirilinceye veya işledikleri suçlar önleninceye kadar hapishanelerde veya gözaltı merkezlerinde tutulmalarından başka bir şey değil. (8)

İsrail medyası da aynı yolu izliyor, çünkü hırsızlık, evlere zorla girme suç oranlarının yükselmesi gibi olayları sürekli  değerlendiriyor; Ve ona göre, bu hadiseler İsrail'e sadece yabancı "sızıcılar" ile geldi. İsrail hükümetine gelince, bu ırkçı saldırganlığını fiiliyata dönüştürmekte geç kalmamıştı. Eski Başbakan Benjamin Netanyahu, Afrikalıların Mısır yoluyla İsrail'e geçişlerini engellemek amacıyla Aralık 2013'te inşaatı biten bir izolasyon duvarı yapma emri vermişti. (9)

Sığınmacılar, çeşitli suçlarla itham edilmelerinin yanı sıra ciddi hastalık ve salgın hastalıkların kaynağı olarak da kabul edilmektedir. İsrail meselelerinde uzmanlaşmış Filistin "Medar" merkezi, 2012'de İsrail'deki mülteciler hakkında "Yabancı İşçiler Yardım Merkezi" tarafından yayınlanan bir raporun özetini yayınladı.

Raporda, "Eli Yishai"nin, sığınmacılar tarafından tecavüze uğrayan kadın ihbarlarının sayısının, "AIDS virüsünün taşıyıcıları" olarak suçlanma korkusu nedeniyle az olduğunu düşündüğü ifadeleri yer verildi. (10) İsrail'deki tüberküloz hastalarının yaklaşık %80'inin ve HIV taşıyıcılarının da %50-60'ının sığınmacı olduğunu söyleyen İsrailli Profesör Rafi Karso'dan alıntı yapıldı. Her ne kadar objektif istatistikler ve rakamlar ve onun açıklamalarını kanıtlamasa da, bazı Knesset üyeleri bu olumsuz düşünceyi tırmandırıyorlar. Ve sığınmacıların varlığının umuma açık yerlerde İsrailli vatandaşların ve akşama kadar sığınmacı çocuklarla aynı okulları ve kulüpleri paylaşmak zorunda kalan çocuklarının güvenliği için bir tehdit olduğunu düşünüyorlar.(11)

YAHUDİ SAFLIĞINA KARŞI TEHDİT