Kafkasya

Emperyalizme Karşı Nitelikli Bir Öfke: Afgan Cihadı

08 Ekim 2019 19:03

Önce Sovyet Rusyası ardından Amerikan Emperyalizmine karşı verilen mücadelenin adı Afgan Cihadı. Sosyal Politika Uzmanı İsmail Mansur Özdemir ile Afganistan ve İslami Direnişi Konuştuk.

Muslim Port | Emir İhsan YAREN - Ekrem ELMAS

Krallıklar döneminin ardından İngiliz sömürgesi, daha sonra Sovyet işgali ve son yüzyıl başında Amerika'nın başını çektiği NATO istilası. Afganistan ve bu ülkede tüm dış saldırılarılara karşı verilen İslami mücadeleyi, Afgan Cihadını Sosyolog İsmail Mansur Özdemir, Muslim Port'a Değerlendirdi. 

İSLAM MEDENİYETİ’NİN KADİM MERKEZLERİNDEN KABİL’İN ÖNEMİ

Rahmetli Erbakan hocamızın bir yöntemi vardı. Ülkelerin, toplumların, Müslüman toplulukların mahalli gündemleri var, mahalli meseleleri var.  Fakat bu mahalli meseleler aslında genel meselelerin küçük çıktıları, birbirine benzer meseleler. Onun için mümkün mertebe mahalli meseleden önce bu meseleyi var eden global, genel problemi konuşmak, burada esas belirleyici olan o. Bu pencereden ben Afganistan’ı sizinle paylaşmış olayım.

Afganistan cihadını şöyle okumak lazım. 2. Dünya savaşından sonra dünyada iki bloklu bir dünya teşekkül etti biliyorsunuz. Amerika ve Rusya’nın başı çektiği bir dönem.  Bu iki gücün emperyal olarak dünyayı paylaştıkları ve dünyayı ideolojik kısırlıklar arasına hapsettikleri bir dönem.  Biri sosyalist ütopyası içerisinde insanlığı boğdu, bir diğeri de kapitalist hegemonyası içerisinde insanlığı ablukaya aldı.  Dünyada çok kritik bazı toplumlar vardır. Kritiklikleri hem millet olarak özel tabiatlarından kaynaklanır hem de bulundukları yerin konjonktürel olarak, jeopolitik öneminden kaynaklanır.  İnsanlık tarihinin çok kadim bazı milletleri var.  Enteresandır en büyük operasyonlar bu milletlerin yaşadıkları coğrafyalara oluyor bu hiç şaşırtıcı değil.  Mesela Afganlar, enteresandır Somali, enteresandır Mali.  Somali Doğu Afrika’nın en merkezi ve İslam Medeniyetinin odağı olabilecek büyük krallıkların merkezi.  Düşünün, Afrika Birliğinin merkezi Addis Ababa’da,  Habeş Eyaleti’nin merkezinde. Bu çok sembolik bir nokta.  Niçin operasyon Mali’ye yapıldı Fransa operasyonu çünkü Mali Krallıkları İslamin muhafızıydılar. Ve İslam medeniyetinin en önemli merkezlerinden olan Merv, Kabil, Mezar-ı Şerif bölgesi hakikaten insanlık tarihinin en kritik bölgesi.  Afgan halkının bir de fiziki yapısından kaynaklanan dirençli tabiatları var. Bu dirençli tabiatları dolayısıyla Afgan toplumu Amerikan emperyali ile Rus emperyali arasında aslında bir çatışma evreni olarak seçildi. Bu durum buranın paylaşılamazlığı ile alakalı değil, buranın potansiyeli ile alakalı. Çünkü Afganistan ilgili yıllarda, 70-80’li yıllardaki savaşı düşünün, potansiyel olarak yine halkı Müslüman olan Tacikistan’ın sınırında, yine Müslüman olan Keşmir’in sınırında, yine sünni varlığı da olan İran’ın sınırında, Özbekistan’ın, Kırgızistan’ın hemen yakınında, Doğu Türkistan hududunda.  Düşünsenize orada zor bir millet, kritik bir millet, İslami bir millet, hemen sınırında Pakistan’da Ziya-ül Hak iktidarı oluşmuş,  bir Müslüman coğrafya da orada var. İşte Afganistan aynı zamanda yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla ve kendine has insan yapısıyla ve bölgenin dağlık yapısından dolayı o günün şartlarında emperyal bir şekilde Babrak Karmal yönetimi tarafından daha çok Rusya’nın egomenik evreninde olduğu için bir inkisarın altında bırakılmış oldu. Tabi Afgan halkı bu istilaya tabiatlarının bir gereği olarak itiraz ettiler. 

EMPERYALİZME KARŞI NİTELİKLİ BİR ÖFKE: AFGAN CİHADI

Hikmetyar ve benzeri pek çok entelektüel, daha sonra savaş sahnesinde göreceğimiz pek çok mücahid komutanın ortak özelliği var. Bunların büyük bir kısmı Moskova’da Üniversitelerde tahsil görmüş insanlar. Oliver İnoue gibi yine başkaca sosyal bilimciler. Hikmetyar, Burhaneddin Rabbani ve Ahmed Şah Mesud gibi başka Afgan mücahid komutanlarının ortak özelliklerinin Moskova’da okumuş olmaktan kaynaklanan bir isyankârlığı. Orada öğrendiklerine dair teorileri olsa da ben bunu sadece şöyle okuyorum. Hayır, bu adamlar Rusya’yı biliyorlardı, Rusya’nın kaç okka çektiğini, gücünü kuvvetini, ne yapıp yapamayacağını bilen Müslümanlardı. Yani bildikleri bir düşmanla muhataptılar. Ama onun ötesinde Afganistan savaşı ikinci dünya savaşından sonra İslam Dünyasındaki planlı istila süreçleri, Afrika’da, Asya’da Ortadoğu’da yaşanan istila süreçleri düşünüldüğünde sistematik bir şekilde Müslüman halkın emperyalistlere ilk nitelikli öfkesi olması açısından çok değerlidir. Afgan cihadı İran devriminin malum bir etkisi olmakla birlikte tam da sünni İslam dünyasının arzu ettiği nitelikte bir cihad olarak, bir savaş olarak bütün tarafların nezdinde oldukça meşru bir halk direnişi olarak sünni İslam dünyasında çok büyük etki uyandırdığını söylemek mümkündür. Tabi sosyolojinin derin bir insan dilemması var, insan mı yapıyı yapı mı insanını çıkartır? Bu bir dilemma. Sosyal şartlar oluştuğu için Hikmetyar, Rabbani,  Ahmed Şah Mesud gibi insanlar çıktılar ama tabiki bu insanlar eliyle de orada örgütlenme ve toplumsal zemin güçlenmiş oldu. Burada belki de şunu konuşmak lazım, bu coğrafyalar zaten kendileri direnç açısından mukavemetli olan topluluklar.

AŞIRI SELEFİ-VAHHABİ GRUPLAR AFGANİSTAN’IN DOKUSUYLA UYUŞMADI

Bizim ilk defa tarih sahnesinde gördüğümüz bir şey var. Bu bölgelerde, özellikle Afgan cihadının meşruiyetinden dolayı taahhütlü olarak Arap dünyasında olmak üzere nispeten Türkiye’ye kadar da sünni dünyada etkisini gösteren yabancı savaşçılar meselesi.  Ama Afganistan’daki meşru direnç, Rusya’ya karşı, Rus komünizmine karşı meşru direncin etkisiyle bu bölgede ilk dönemlerde bir birikme başlıyor. Bu birikmenin en sembol ismi Abdullah Azzam’dır.  Abdullah Azzam kendisi Filistin kökenli olmakla birlikte bugünkü selefi ulemaya göre çok daha makul, mazbut ve tutarlı sayılabilecek önemli bir isim olarak bölgeye intikal ediyor.  Bölgede kendisi hem ilmi çalışmalarıyla hem bölgedeki savaşa verdiği destekle tanınıyor ve Arap coğrafyasından bölgeye ciddi bir para akışının sağlanmasına kaynak oluşturuyor ve bir zaman sonra bu parayla bölgeye bir insan kaynağı akışı da oluyor. Bu insan kaynağı ve bu para Afgan toplumunda ve Afgan mücahidlerinde olumlu bir karşılık buluyor. Fakat süreç içerisinde öyle zannediyoruz ki bu yapıya bir kısım sızıntılar oluyor.  Yani bugünkü Suriye’de bizim çok sert biçimde görmüş olduğumuz daha vehhabi daha selefi bir kısım sızmaların olduğunu da düşünüyoruz ki Abdullah Azzam Cihad Ahkamı ve diğer kitaplarında şu uyarılarda bulunmak zorunda hissediyor kendini. Diyor ki “ Afgan halkı titiz bir halktır, Müslüman bir halktır, Hanefi bir halktır, tarihine kültürüne örfüne de sahip çıkan bir halktır. Afgan halkıyla temas ederken onların örfi olan bu hallerini ve Hanefi mezhebine, maturidi aidiyetlerini örselemeyin. Bunu bir ihtilaf meseleyi yapmayın.’’ Bunu Abdullah Azzam’a söyleten şey belki ilk dönemde değil ama ikinci dönemde özellikle Arap Coğrafyasından bölgeye gelen bugün bizim Suriye ve Irakta sert biçimde gördüğümüz selefi mekanik, vehhabi düşüncelerin Afganistan’daki yerel cihada sızma girişimleri, bunun gündelik ilişkilere yansıması. Biraz da izahi olarak şöyle bir şey anlatılır. Savaşa intikal eden gruplar birlikte yürürlerken bir kabrin yanından geçiliyor, bu sırada grup içerisindeki Arap vehhabi-selefi bir genç kabre giriyor ve kabir taşıyla kabrin sınırlarını çizmek için oluşturulan ahşap mekanizmayı ayağıyla tekmeleyerek kabrin nizamını bozuyor. Tabi yine bu sıra grup içerisinde yer alan ve ecdat kabri üzerinde önemli hassasiyetleri olan Afgan bir genç vahhabi-selefi gencin omuzuna dokunuyor, arkasını dönünce de alnından bir kurşunla öldürüyor. Yine gündelik hayat içerisinde de bölgeye gelen özellikle selefi gençlerin Afgan gençlerin dini hayatına yönelik eleştirel ve örseleyici tutumları Afgan gençlerle selefi gençler arasında bir gerginleşmeye, keskinleşmeye neden olmuştur. Tabi burada barklanan bir şey var, bölgede, uzun yıllara ve her şeye rağmen devam eden güçlü bir medrese geleneği var. Yani Afgan coğrafyası insanların sadece kültlere teslim olduğu, sadece gündelik bilgilerle dini hayatlarını ikame ettikleri bir bölge değil. Ama savaş nedeniyle o günden bugüne kadar bölgede bu müesseseler kudretli hale gelemedi.

Taliban dediğimiz yapı ise adım adım bu mahalli oluşumla selefi süreç arasında nispeten sağlanan bir itidal sürecinde özellikle belli bir dönem sonunda Pakistan ve Afgan medreselerinden çıkan bir insanlar topluluğunu ifade etmiş oldu. İlk döneminde nispeten daha itidal bir evreni temsil eden bu topluluk bir zaman sonra belki de daha sistematik ve agresif hale gelen, önce bölgede oluşturulan yerel güçlerle bir savaş başlatmış oldu.  Ağırlıklı olarak bu gençler Afgan cihadının başından itibaren bu cihadı teneffüs etmiş, bu savaşla muhatap olmuş, bu savaş içerisinde pişmiş ve aynı zamanda medreselerde de fikri gelişimlerini temin ederek gelişmelerini devam ettiren gençlerdi. Ve özellikle son dönemde Afgan coğrafyasında ortaya çıkan Hikmetyar’ın, Ahmed Şah Mesud’un ölümü gibi farklılıkların ve değişimlerin arkasından bir parça da selefi motivasyonun etkisiyle bir ön alma, bir inisiyatif odağı haline gelme konusunda Taliban’ın özel bir çabası olduğunu söylemek lazım. Elbet bugünden oraya baktığımız zaman şöyle bir hatalı bakış Müslümanlarda da var. Savaşın kaderini bazen insanlar bazen teknolojik yardımlar da belirleyebiliyor, şekillendirebiliyor bunu kabul etmek lazım. Lakin Afgan savaşında Ruslara karşı Afganların savaşı kazanmasında mutlaka Allah’ın bir nusretinin olduğunu unutmamak gerekiyor. Fakat bugün bazı insanların Afgan savaşında savaşın Amerikan yardımlarıyla kazanıldığı yönünde ya da Amerika’nın mücahidlere verdiği stingerler vasıtasıyla kazanıldığı yönünde bir geçmiş okuması yapılıyor. Ama bu kabul edilebilir bir okuma tarzı değil. Bu oradaki emeğe, oradaki gayrete, oradaki mücadeleye haksızlık olur. Evet, çifte kutuplu dünya sürecinde ulusal-uluslararası kuruluşlar sürekli olarak diğer güçler tarafından manipüle ediliyorlar. Ama uzun bir zamana yayılan Afgan cihadında savaşı stingerlerin kazandığı, Amerikan yardımları olmasa bu savaşın Afganlar tarafından kazanılamayacağı şeklindeki bir algıyı kabul etmemiz bizden beklenemez.  Evet, bir Amerikan yardımı söz konusu, tamam hacmini şu an bilemiyoruz fakat bu savaşın kendi doğal seyrinde Afganların vermiş olduğu derin mücadelenin etkisiyle ortaya çıkmış durumdur. Şimdi benzer bir şey de Taliban ve benzer yapılar için ifade ediliyor. Yani buradan hareketle bakıldığında bölgelerde uluslararası güçlerin müdahaleleri söz konusu fakat bu doğrudan o bölgelerdeki mevcut mahalli kaynakların büyük güçlerin oradaki unsuru olduğu anlamına gelmiyor.   Biraz geriye çekilerek, biraz daha bütüncül bakarak, biraz daha meseleyi Müslümanca bir hissiyatla okuyarak anacak bu sonuca ulaşabilirsiniz.

İSLAM’I PARÇALAMA AMAÇLI TÜM YAKLAŞIMLAR YANLIŞTIR

-Peki, efendim o bölgede olan vahdet halindeki mücadelenin içeriğinin bozulması için uluslararası güçler tarafından selefi düşünceye sahip insanların oraya götürüldüğü söylenebilir mi? Oradaki mücadelede o vahdetin bozulması açısından, içli bir ihtilaf oluşturulması açısından bu insanların bölgeye yönlendirilmesi dış mihraklar tarafından mı yoksa bu insanların orada mücadeleye katılma isteği midir?

İslam dünyasını ayrıştırmaya yönelik her türlü adım yanlış bir adımdır. İslam ümmetinin birliğini tehdit eden her türlü girişimi her türlü yaklaşımı, aşırılığı bir tehdit olarak görmek mümkündür. Tabi burada bu fikirlere bu düşünce tarzına uluslararası kuruluşlar ne düzeyde katkı sağlarlar, ne düzeyde manipüle ediyorlar, ne düzeyde bunun içindedirler bunu söylemeniz için çok net delillere sahip olmanız gerekiyor. Fakat sonuçlardan bakıldığı zaman, maliyetlerden bakıldığı zaman en azından bu ayrıştırıcı stratejilerde, bu ayrıştırıcı tutumlarda uluslararası kuruluşların bir kısım etkilerinin olduğu pekâlâ görülebilir. Özellikle yakın dönemde Irak ve Suriye’de yaşananlar göz önüne alınırsa… Malum orada Nusra diye bir yapı var, oradan daha radikal, haricinin haricisi bir yapı çıkıyor ve bu yapı kendisine öteki olarak oranın zalim iktidarını seçmiyor, Rusya’yı seçmiyor, Esed’i seçmiyor, kendisine orada yerel, mazbut, makul Müslüman kuruluşları muarız olarak seçiyor. Ve gece gündüz öfkesini ya Türkiye’ye ya Filistin’in meşru legal hükümeti olan Hamas’a yönlendiriyor. Buradan hareketle baktığınızda kim kimi düşman belliyor, kim kime hamle yapıyorsa bu hamlesinden hareketle bir kısım okumalar yapmak mümkündür. DAEŞ ve benzeri aşırı hareketler Müslüman topluluklara hücum ettikleri, hamle yaptıkları müddetçe sormuş olduğunuz sual cevabını bulmuş oluyor. Bir işbirliğiyle mi oluyor bunun için delillere ihtiyacımız var. Ve bu durum ve bu aşırı düşünceye orada imkan ve fırsatlar mı sağlanıyor? Yani yardım tekniği destek tekniği her zaman doğrudan değildir, doğrudan yönetmek değildir. Bazen o fırsatları var etmek o imkanları ihdas etmek, o zemini oluşturmaktır ya da müdahale etmemektir.  Düşünün, Afganistan döneminde herkesçe, ortalama bir memleket insanı tarafından bile, cihad etmek, mücadele etmek, hak yolunda savaşmak değerli bir şeyken bugün insanların tekbir çekerek birbirlerini katlettiği bir ortamda insanların nezdindeki cihad telakkisini, mücahid telakkisini düşünün. Özellikle DAEŞ ve benzeri yapılar eliyle İslam’ın en büyük ibadeti olan cihad etmenin modern insan nezdinde ne büyük bir yıpranmaya yol açtığını düşünün. Bu tek başına çok büyük bir maliyettir. Yani cihad dediğiniz zaman siz tekbir getirerek birbirlerini kesen insanları mı kast ediyorsunuz şeklinde bir algının oluşması ne kötüdür. Halbuki Çanakkale en büyük cihadımız, işte kurtuluş savaşı en büyük cihadımız, işte Yemen en büyük cihadımız, işte Kafkas İslam Orduları en büyük cihadımız, işte Kuzey Afrika’da savaşan ordularımız en büyük cihadımız. İşte biz ki cihadla, mücadeleyle nefes almış bir toplum olarak bile bugün hemen önümüzde tekbir getirerek birbirlerinin boğazını kesen insanlarla maalesef bir etkileşimin içine girerken ürperiyoruz. Yani cihadın bir fıkhının olduğunu, bir adabının olduğunu, kimin kiminle savaşacağını ve nasıl savaşacağını, savaşın sınırlarını, hukukunu örseleyen; bu örselemeyle beraber aslında özellikle Ortadoğu İslam coğrafyasının işgaliyle beraber bütün bir dünyada oluşabilecek bir makuliyet zeminini bir direnç zeminini yağmalayan, bir meşruiyeti hırpalayan bir algı. Tabi o meşruiyet yerine aslına bakarsanız şöyle bir tehdit ortaya çıkarıyorlar: Müslümanlar kendi aralarında konuşurken bile İslam’la terörü birlikte konuşur hale geldiler. Somali dediğimiz yer İslam Medeniyetinin en görkemli yeriyken, Somalili dediğimiz halk, Somalili dediğimiz Müslümanlar Afrika’nın ve dünyanın en mazbut en muazzam Müslüman topluluğuyken bugün Somali dediğimizde aklımıza El Şhebab geliyor, yağmalayan insanlar geliyor, korsanlar geliyor. İşte bu bir imaj, imajın var edilmesi. Bu çok büyük bir maliyet ve bugün İslam Dünyası bu maliyeti en ağır haliyle ödüyor.

Son söz olarak şöyle bir şey söylenebilir. İslam, terör, DAEŞ vesair bütün bunlar hepsi bir şeyin sonucu. Bunların hepsi birer sonuç. İslam Dünyasının batılılar eliyle işgalinin bir sonucu. Yani sebep değil bunlar. Göç nasıl bir sonuçsa, savaş nasıl bir sonuçsa, aşırılık ve terör de öyle bir sonuç. Bu sonuçları ortadan kaldıracak tedbirlerin hem İslam Dünyası içerisinde düşünülme zorunluluğu var hem da Batıyı özellikle göçler eliyle tehdit eden yeni manzara dolayısıyla Batının da çok acilen bundan vazgeçme zorunluluğu var. Çünkü bu Batı içerisindeki birtakım aşırıların maliyetidir. Batı içerisinde de tersten bir kampanyanın başlatılarak batının kendi içindeki demokratik kitlelerin, Batı içerisinde insan hakları vesair bağlamlarına inanan ve çatışmayı değil daha barışçıl bir dünyayı tercih eden toplumsal grupların harekete geçirilmesinin başarılması lazım. Nasıl Mavi Marmara gemisi içerisinde Hristiyan ve Yahudi de olsa İsrail’in Gazze’yi işgalini temel bir insani mesele olarak kabul eden ve bu işgalin ortadan kaldırılmasının bir insanlık meselesi olduğuna inanan insanlar vardıysa işte bu gemiyi yaygın hale getirip dünyayı öylece koca bir Mavi Marmara haline getirmek lazım. Ve o gemiyi hareket ettirmek lazım. Neye karşı, aşırılığa karşı. Neye karşı, batının İslam dünyası işgallerine karşı. Neye karşı, işte o çirkin savaş stratejilerine karşı. Neye karşı, siyonizmin işgalciliğine karşı o gemiyi harekete geçirmek lazım diye düşünüyorum. Yoksa bölge bölge Taliban’ın aşırılığı mı, Daeş’in aşırılığı mı, Boko Haram’ın aşırılığı mı, El Shebab’ın aşırılığı mı, onun şundan, şunun bundan daha mı aşırı olduğunu konuşmanın açıkçası bu haliyle anlamı yoktur. Ve işin aslında bu mahalli meseleler özünde mahalli olmayan meselelerdir. Yani taliban’ı mahalli olarak konuşmak mahalli bir dedikodu yapmak gibidir. Afganistan meselesi, Taliban meselesi en az DAEŞ meselesi kadar, en az Somali’nin işgali kadar global bir meseledir ve bu global meselenin farklı bir tezahürüdür. Balkanlardaki, Bosna’daki sistematik insan hakları ihlalleri, adeta bir fırsat beklercesine oluşturulan psikoloji, balkan dünyasındaki Müslümanların sistematik biçimde göç ettirilmesi de çok net şekilde global stratejinin bir parçasıdır. İşte bu global stratejiye karşı mahallide alınacak tedbirler mutlaka vardır ama işte AGD ile Hamas’ın yaptığı gibi, Müslüman Gençler Kültürel  İşbirliği Teşkilatı IYFO’nun yaptığı gibi, ESAM’ın Müslüman Topluluklar Birliği Toplantısı gibi hacimli, nitelikli toplantılar yapmak lazım. Çözüm de budur diye düşünüyorum.

Muslim Port | Emir İhsan YAREN - Ekrem ELMAS

Krallıklar döneminin ardından İngiliz sömürgesi, daha sonra Sovyet işgali ve son yüzyıl başında Amerika'nın başını çektiği NATO istilası. Afganistan ve bu ülkede tüm dış saldırılarılara karşı verilen İslami mücadeleyi, Afgan Cihadını Sosyolog İsmail Mansur Özdemir, Muslim Port'a Değerlendirdi. 

İSLAM MEDENİYETİ’NİN KADİM MERKEZLERİNDEN KABİL’İN ÖNEMİ

Rahmetli Erbakan hocamızın bir yöntemi vardı. Ülkelerin, toplumların, Müslüman toplulukların mahalli gündemleri var, mahalli meseleleri var.  Fakat bu mahalli meseleler aslında genel meselelerin küçük çıktıları, birbirine benzer meseleler. Onun için mümkün mertebe mahalli meseleden önce bu meseleyi var eden global, genel problemi konuşmak, burada esas belirleyici olan o. Bu pencereden ben Afganistan’ı sizinle paylaşmış olayım.

Afganistan cihadını şöyle okumak lazım. 2. Dünya savaşından sonra dünyada iki bloklu bir dünya teşekkül etti biliyorsunuz. Amerika ve Rusya’nın başı çektiği bir dönem.  Bu iki gücün emperyal olarak dünyayı paylaştıkları ve dünyayı ideolojik kısırlıklar arasına hapsettikleri bir dönem.  Biri sosyalist ütopyası içerisinde insanlığı boğdu, bir diğeri de kapitalist hegemonyası içerisinde insanlığı ablukaya aldı.  Dünyada çok kritik bazı toplumlar vardır. Kritiklikleri hem millet olarak özel tabiatlarından kaynaklanır hem de bulundukları yerin konjonktürel olarak, jeopolitik öneminden kaynaklanır.  İnsanlık tarihinin çok kadim bazı milletleri var.  Enteresandır en büyük operasyonlar bu milletlerin yaşadıkları coğrafyalara oluyor bu hiç şaşırtıcı değil.  Mesela Afganlar, enteresandır Somali, enteresandır Mali.  Somali Doğu Afrika’nın en merkezi ve İslam Medeniyetinin odağı olabilecek büyük krallıkların merkezi.  Düşünün, Afrika Birliğinin merkezi Addis Ababa’da,  Habeş Eyaleti’nin merkezinde. Bu çok sembolik bir nokta.  Niçin operasyon Mali’ye yapıldı Fransa operasyonu çünkü Mali Krallıkları İslamin muhafızıydılar. Ve İslam medeniyetinin en önemli merkezlerinden olan Merv, Kabil, Mezar-ı Şerif bölgesi hakikaten insanlık tarihinin en kritik bölgesi.  Afgan halkının bir de fiziki yapısından kaynaklanan dirençli tabiatları var. Bu dirençli tabiatları dolayısıyla Afgan toplumu Amerikan emperyali ile Rus emperyali arasında aslında bir çatışma evreni olarak seçildi. Bu durum buranın paylaşılamazlığı ile alakalı değil, buranın potansiyeli ile alakalı. Çünkü Afganistan ilgili yıllarda, 70-80’li yıllardaki savaşı düşünün, potansiyel olarak yine halkı Müslüman olan Tacikistan’ın sınırında, yine Müslüman olan Keşmir’in sınırında, yine sünni varlığı da olan İran’ın sınırında, Özbekistan’ın, Kırgızistan’ın hemen yakınında, Doğu Türkistan hududunda.  Düşünsenize orada zor bir millet, kritik bir millet, İslami bir millet, hemen sınırında Pakistan’da Ziya-ül Hak iktidarı oluşmuş,  bir Müslüman coğrafya da orada var. İşte Afganistan aynı zamanda yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla ve kendine has insan yapısıyla ve bölgenin dağlık yapısından dolayı o günün şartlarında emperyal bir şekilde Babrak Karmal yönetimi tarafından daha çok Rusya’nın egomenik evreninde olduğu için bir inkisarın altında bırakılmış oldu. Tabi Afgan halkı bu istilaya tabiatlarının bir gereği olarak itiraz ettiler. 

EMPERYALİZME KARŞI NİTELİKLİ BİR ÖFKE: AFGAN CİHADI

Hikmetyar ve benzeri pek çok entelektüel, daha sonra savaş sahnesinde göreceğimiz pek çok mücahid komutanın ortak özelliği var. Bunların büyük bir kısmı Moskova’da Üniversitelerde tahsil görmüş insanlar. Oliver İnoue gibi yine başkaca sosyal bilimciler. Hikmetyar, Burhaneddin Rabbani ve Ahmed Şah Mesud gibi başka Afgan mücahid komutanlarının ortak özelliklerinin Moskova’da okumuş olmaktan kaynaklanan bir isyankârlığı. Orada öğrendiklerine dair teorileri olsa da ben bunu sadece şöyle okuyorum. Hayır, bu adamlar Rusya’yı biliyorlardı, Rusya’nın kaç okka çektiğini, gücünü kuvvetini, ne yapıp yapamayacağını bilen Müslümanlardı. Yani bildikleri bir düşmanla muhataptılar. Ama onun ötesinde Afganistan savaşı ikinci dünya savaşından sonra İslam Dünyasındaki planlı istila süreçleri, Afrika’da, Asya’da Ortadoğu’da yaşanan istila süreçleri düşünüldüğünde sistematik bir şekilde Müslüman halkın emperyalistlere ilk nitelikli öfkesi olması açısından çok değerlidir. Afgan cihadı İran devriminin malum bir etkisi olmakla birlikte tam da sünni İslam dünyasının arzu ettiği nitelikte bir cihad olarak, bir savaş olarak bütün tarafların nezdinde oldukça meşru bir halk direnişi olarak sünni İslam dünyasında çok büyük etki uyandırdığını söylemek mümkündür. Tabi sosyolojinin derin bir insan dilemması var, insan mı yapıyı yapı mı insanını çıkartır? Bu bir dilemma. Sosyal şartlar oluştuğu için Hikmetyar, Rabbani,  Ahmed Şah Mesud gibi insanlar çıktılar ama tabiki bu insanlar eliyle de orada örgütlenme ve toplumsal zemin güçlenmiş oldu. Burada belki de şunu konuşmak lazım, bu coğrafyalar zaten kendileri direnç açısından mukavemetli olan topluluklar.

AŞIRI SELEFİ-VAHHABİ GRUPLAR AFGANİSTAN’IN DOKUSUYLA UYUŞMADI

Bizim ilk defa tarih sahnesinde gördüğümüz bir şey var. Bu bölgelerde, özellikle Afgan cihadının meşruiyetinden dolayı taahhütlü olarak Arap dünyasında olmak üzere nispeten Türkiye’ye kadar da sünni dünyada etkisini gösteren yabancı savaşçılar meselesi.  Ama Afganistan’daki meşru direnç, Rusya’ya karşı, Rus komünizmine karşı meşru direncin etkisiyle bu bölgede ilk dönemlerde bir birikme başlıyor. Bu birikmenin en sembol ismi Abdullah Azzam’dır.  Abdullah Azzam kendisi Filistin kökenli olmakla birlikte bugünkü selefi ulemaya göre çok daha makul, mazbut ve tutarlı sayılabilecek önemli bir isim olarak bölgeye intikal ediyor.  Bölgede kendisi hem ilmi çalışmalarıyla hem bölgedeki savaşa verdiği destekle tanınıyor ve Arap coğrafyasından bölgeye ciddi bir para akışının sağlanmasına kaynak oluşturuyor ve bir zaman sonra bu parayla bölgeye bir insan kaynağı akışı da oluyor. Bu insan kaynağı ve bu para Afgan toplumunda ve Afgan mücahidlerinde olumlu bir karşılık buluyor. Fakat süreç içerisinde öyle zannediyoruz ki bu yapıya bir kısım sızıntılar oluyor.  Yani bugünkü Suriye’de bizim çok sert biçimde görmüş olduğumuz daha vehhabi daha selefi bir kısım sızmaların olduğunu da düşünüyoruz ki Abdullah Azzam Cihad Ahkamı ve diğer kitaplarında şu uyarılarda bulunmak zorunda hissediyor kendini. Diyor ki “ Afgan halkı titiz bir halktır, Müslüman bir halktır, Hanefi bir halktır, tarihine kültürüne örfüne de sahip çıkan bir halktır. Afgan halkıyla temas ederken onların örfi olan bu hallerini ve Hanefi mezhebine, maturidi aidiyetlerini örselemeyin. Bunu bir ihtilaf meseleyi yapmayın.’’ Bunu Abdullah Azzam’a söyleten şey belki ilk dönemde değil ama ikinci dönemde özellikle Arap Coğrafyasından bölgeye gelen bugün bizim Suriye ve Irakta sert biçimde gördüğümüz selefi mekanik, vehhabi düşüncelerin Afganistan’daki yerel cihada sızma girişimleri, bunun gündelik ilişkilere yansıması. Biraz da izahi olarak şöyle bir şey anlatılır. Savaşa intikal eden gruplar birlikte yürürlerken bir kabrin yanından geçiliyor, bu sırada grup içerisindeki Arap vehhabi-selefi bir genç kabre giriyor ve kabir taşıyla kabrin sınırlarını çizmek için oluşturulan ahşap mekanizmayı ayağıyla tekmeleyerek kabrin nizamını bozuyor. Tabi yine bu sıra grup içerisinde yer alan ve ecdat kabri üzerinde önemli hassasiyetleri olan Afgan bir genç vahhabi-selefi gencin omuzuna dokunuyor, arkasını dönünce de alnından bir kurşunla öldürüyor. Yine gündelik hayat içerisinde de bölgeye gelen özellikle selefi gençlerin Afgan gençlerin dini hayatına yönelik eleştirel ve örseleyici tutumları Afgan gençlerle selefi gençler arasında bir gerginleşmeye, keskinleşmeye neden olmuştur. Tabi burada barklanan bir şey var, bölgede, uzun yıllara ve her şeye rağmen devam eden güçlü bir medrese geleneği var. Yani Afgan coğrafyası insanların sadece kültlere teslim olduğu, sadece gündelik bilgilerle dini hayatlarını ikame ettikleri bir bölge değil. Ama savaş nedeniyle o günden bugüne kadar bölgede bu müesseseler kudretli hale gelemedi.

Taliban dediğimiz yapı ise adım adım bu mahalli oluşumla selefi süreç arasında nispeten sağlanan bir itidal sürecinde özellikle belli bir dönem sonunda Pakistan ve Afgan medreselerinden çıkan bir insanlar topluluğunu ifade etmiş oldu. İlk döneminde nispeten daha itidal bir evreni temsil eden bu topluluk bir zaman sonra belki de daha sistematik ve agresif hale gelen, önce bölgede oluşturulan yerel güçlerle bir savaş başlatmış oldu.  Ağırlıklı olarak bu gençler Afgan cihadının başından itibaren bu cihadı teneffüs etmiş, bu savaşla muhatap olmuş, bu savaş içerisinde pişmiş ve aynı zamanda medreselerde de fikri gelişimlerini temin ederek gelişmelerini devam ettiren gençlerdi. Ve özellikle son dönemde Afgan coğrafyasında ortaya çıkan Hikmetyar’ın, Ahmed Şah Mesud’un ölümü gibi farklılıkların ve değişimlerin arkasından bir parça da selefi motivasyonun etkisiyle bir ön alma, bir inisiyatif odağı haline gelme konusunda Taliban’ın özel bir çabası olduğunu söylemek lazım. Elbet bugünden oraya baktığımız zaman şöyle bir hatalı bakış Müslümanlarda da var. Savaşın kaderini bazen insanlar bazen teknolojik yardımlar da belirleyebiliyor, şekillendirebiliyor bunu kabul etmek lazım. Lakin Afgan savaşında Ruslara karşı Afganların savaşı kazanmasında mutlaka Allah’ın bir nusretinin olduğunu unutmamak gerekiyor. Fakat bugün bazı insanların Afgan savaşında savaşın Amerikan yardımlarıyla kazanıldığı yönünde ya da Amerika’nın mücahidlere verdiği stingerler vasıtasıyla kazanıldığı yönünde bir geçmiş okuması yapılıyor. Ama bu kabul edilebilir bir okuma tarzı değil. Bu oradaki emeğe, oradaki gayrete, oradaki mücadeleye haksızlık olur. Evet, çifte kutuplu dünya sürecinde ulusal-uluslararası kuruluşlar sürekli olarak diğer güçler tarafından manipüle ediliyorlar. Ama uzun bir zamana yayılan Afgan cihadında savaşı stingerlerin kazandığı, Amerikan yardımları olmasa bu savaşın Afganlar tarafından kazanılamayacağı şeklindeki bir algıyı kabul etmemiz bizden beklenemez.  Evet, bir Amerikan yardımı söz konusu, tamam hacmini şu an bilemiyoruz fakat bu savaşın kendi doğal seyrinde Afganların vermiş olduğu derin mücadelenin etkisiyle ortaya çıkmış durumdur. Şimdi benzer bir şey de Taliban ve benzer yapılar için ifade ediliyor. Yani buradan hareketle bakıldığında bölgelerde uluslararası güçlerin müdahaleleri söz konusu fakat bu doğrudan o bölgelerdeki mevcut mahalli kaynakların büyük güçlerin oradaki unsuru olduğu anlamına gelmiyor.   Biraz geriye çekilerek, biraz daha bütüncül bakarak, biraz daha meseleyi Müslümanca bir hissiyatla okuyarak anacak bu sonuca ulaşabilirsiniz.

İSLAM’I PARÇALAMA AMAÇLI TÜM YAKLAŞIMLAR YANLIŞTIR

-Peki, efendim o bölgede olan vahdet halindeki mücadelenin içeriğinin bozulması için uluslararası güçler tarafından selefi düşünceye sahip insanların oraya götürüldüğü söylenebilir mi? Oradaki mücadelede o vahdetin bozulması açısından, içli bir ihtilaf oluşturulması açısından bu insanların bölgeye yönlendirilmesi dış mihraklar tarafından mı yoksa bu insanların orada mücadeleye katılma isteği midir?

İslam dünyasını ayrıştırmaya yönelik her türlü adım yanlış bir adımdır. İslam ümmetinin birliğini tehdit eden her türlü girişimi her türlü yaklaşımı, aşırılığı bir tehdit olarak görmek mümkündür. Tabi burada bu fikirlere bu düşünce tarzına uluslararası kuruluşlar ne düzeyde katkı sağlarlar, ne düzeyde manipüle ediyorlar, ne düzeyde bunun içindedirler bunu söylemeniz için çok net delillere sahip olmanız gerekiyor. Fakat sonuçlardan bakıldığı zaman, maliyetlerden bakıldığı zaman en azından bu ayrıştırıcı stratejilerde, bu ayrıştırıcı tutumlarda uluslararası kuruluşların bir kısım etkilerinin olduğu pekâlâ görülebilir. Özellikle yakın dönemde Irak ve Suriye’de yaşananlar göz önüne alınırsa… Malum orada Nusra diye bir yapı var, oradan daha radikal, haricinin haricisi bir yapı çıkıyor ve bu yapı kendisine öteki olarak oranın zalim iktidarını seçmiyor, Rusya’yı seçmiyor, Esed’i seçmiyor, kendisine orada yerel, mazbut, makul Müslüman kuruluşları muarız olarak seçiyor. Ve gece gündüz öfkesini ya Türkiye’ye ya Filistin’in meşru legal hükümeti olan Hamas’a yönlendiriyor. Buradan hareketle baktığınızda kim kimi düşman belliyor, kim kime hamle yapıyorsa bu hamlesinden hareketle bir kısım okumalar yapmak mümkündür. DAEŞ ve benzeri aşırı hareketler Müslüman topluluklara hücum ettikleri, hamle yaptıkları müddetçe sormuş olduğunuz sual cevabını bulmuş oluyor. Bir işbirliğiyle mi oluyor bunun için delillere ihtiyacımız var. Ve bu durum ve bu aşırı düşünceye orada imkan ve fırsatlar mı sağlanıyor? Yani yardım tekniği destek tekniği her zaman doğrudan değildir, doğrudan yönetmek değildir. Bazen o fırsatları var etmek o imkanları ihdas etmek, o zemini oluşturmaktır ya da müdahale etmemektir.  Düşünün, Afganistan döneminde herkesçe, ortalama bir memleket insanı tarafından bile, cihad etmek, mücadele etmek, hak yolunda savaşmak değerli bir şeyken bugün insanların tekbir çekerek birbirlerini katlettiği bir ortamda insanların nezdindeki cihad telakkisini, mücahid telakkisini düşünün. Özellikle DAEŞ ve benzeri yapılar eliyle İslam’ın en büyük ibadeti olan cihad etmenin modern insan nezdinde ne büyük bir yıpranmaya yol açtığını düşünün. Bu tek başına çok büyük bir maliyettir. Yani cihad dediğiniz zaman siz tekbir getirerek birbirlerini kesen insanları mı kast ediyorsunuz şeklinde bir algının oluşması ne kötüdür. Halbuki Çanakkale en büyük cihadımız, işte kurtuluş savaşı en büyük cihadımız, işte Yemen en büyük cihadımız, işte Kafkas İslam Orduları en büyük cihadımız, işte Kuzey Afrika’da savaşan ordularımız en büyük cihadımız. İşte biz ki cihadla, mücadeleyle nefes almış bir toplum olarak bile bugün hemen önümüzde tekbir getirerek birbirlerinin boğazını kesen insanlarla maalesef bir etkileşimin içine girerken ürperiyoruz. Yani cihadın bir fıkhının olduğunu, bir adabının olduğunu, kimin kiminle savaşacağını ve nasıl savaşacağını, savaşın sınırlarını, hukukunu örseleyen; bu örselemeyle beraber aslında özellikle Ortadoğu İslam coğrafyasının işgaliyle beraber bütün bir dünyada oluşabilecek bir makuliyet zeminini bir direnç zeminini yağmalayan, bir meşruiyeti hırpalayan bir algı. Tabi o meşruiyet yerine aslına bakarsanız şöyle bir tehdit ortaya çıkarıyorlar: Müslümanlar kendi aralarında konuşurken bile İslam’la terörü birlikte konuşur hale geldiler. Somali dediğimiz yer İslam Medeniyetinin en görkemli yeriyken, Somalili dediğimiz halk, Somalili dediğimiz Müslümanlar Afrika’nın ve dünyanın en mazbut en muazzam Müslüman topluluğuyken bugün Somali dediğimizde aklımıza El Şhebab geliyor, yağmalayan insanlar geliyor, korsanlar geliyor. İşte bu bir imaj, imajın var edilmesi. Bu çok büyük bir maliyet ve bugün İslam Dünyası bu maliyeti en ağır haliyle ödüyor.

Son söz olarak şöyle bir şey söylenebilir. İslam, terör, DAEŞ vesair bütün bunlar hepsi bir şeyin sonucu. Bunların hepsi birer sonuç. İslam Dünyasının batılılar eliyle işgalinin bir sonucu. Yani sebep değil bunlar. Göç nasıl bir sonuçsa, savaş nasıl bir sonuçsa, aşırılık ve terör de öyle bir sonuç. Bu sonuçları ortadan kaldıracak tedbirlerin hem İslam Dünyası içerisinde düşünülme zorunluluğu var hem da Batıyı özellikle göçler eliyle tehdit eden yeni manzara dolayısıyla Batının da çok acilen bundan vazgeçme zorunluluğu var. Çünkü bu Batı içerisindeki birtakım aşırıların maliyetidir. Batı içerisinde de tersten bir kampanyanın başlatılarak batının kendi içindeki demokratik kitlelerin, Batı içerisinde insan hakları vesair bağlamlarına inanan ve çatışmayı değil daha barışçıl bir dünyayı tercih eden toplumsal grupların harekete geçirilmesinin başarılması lazım. Nasıl Mavi Marmara gemisi içerisinde Hristiyan ve Yahudi de olsa İsrail’in Gazze’yi işgalini temel bir insani mesele olarak kabul eden ve bu işgalin ortadan kaldırılmasının bir insanlık meselesi olduğuna inanan insanlar vardıysa işte bu gemiyi yaygın hale getirip dünyayı öylece koca bir Mavi Marmara haline getirmek lazım. Ve o gemiyi hareket ettirmek lazım. Neye karşı, aşırılığa karşı. Neye karşı, batının İslam dünyası işgallerine karşı. Neye karşı, işte o çirkin savaş stratejilerine karşı. Neye karşı, siyonizmin işgalciliğine karşı o gemiyi harekete geçirmek lazım diye düşünüyorum. Yoksa bölge bölge Taliban’ın aşırılığı mı, Daeş’in aşırılığı mı, Boko Haram’ın aşırılığı mı, El Shebab’ın aşırılığı mı, onun şundan, şunun bundan daha mı aşırı olduğunu konuşmanın açıkçası bu haliyle anlamı yoktur. Ve işin aslında bu mahalli meseleler özünde mahalli olmayan meselelerdir. Yani taliban’ı mahalli olarak konuşmak mahalli bir dedikodu yapmak gibidir. Afganistan meselesi, Taliban meselesi en az DAEŞ meselesi kadar, en az Somali’nin işgali kadar global bir meseledir ve bu global meselenin farklı bir tezahürüdür. Balkanlardaki, Bosna’daki sistematik insan hakları ihlalleri, adeta bir fırsat beklercesine oluşturulan psikoloji, balkan dünyasındaki Müslümanların sistematik biçimde göç ettirilmesi de çok net şekilde global stratejinin bir parçasıdır. İşte bu global stratejiye karşı mahallide alınacak tedbirler mutlaka vardır ama işte AGD ile Hamas’ın yaptığı gibi, Müslüman Gençler Kültürel  İşbirliği Teşkilatı IYFO’nun yaptığı gibi, ESAM’ın Müslüman Topluluklar Birliği Toplantısı gibi hacimli, nitelikli toplantılar yapmak lazım. Çözüm de budur diye düşünüyorum.